Anasayfa / Güncel / BİR ÖMÜR BÖYLE GEÇER-2 Yazı Dizisi

BİR ÖMÜR BÖYLE GEÇER-2 Yazı Dizisi

Oyunlar, bizi ilerdeki zor yaşantımıza hazırlar. Ne kadar çok oyun oynamışsak gelişme çağımızda yaşamımız daha güzel ve zevkli geçer. Yenince mutlu, yenilince mutsuz oluruz. Bu ömür boyu sürer; mutlu- mutsuz, mutlu-mutsuz, mutlu-mutsuz…
Nihayet uzun çabaların ardından bir mesleğimiz olur. İşin iyi tarafı mesleğimizi yaparken üste para verirler. Parayla tanışırız. Asıl patronun para olduğunu anlarız çok geçmeden. Patronun emirlerine kafa tutanlarımız çıkar kuşkusuz. Onların halini gördükçe Napolyon gibi ‘para para para’ dönemine geçeriz…
Bakarsın kimileri çok çalışıyor aç, kimisi hiç çalışmadan tok. İsyan ederiz; “olmaz! Onlar da insan biraz da onlar doysun.” tokların kışkırtmasıyla açların saldırılarına uğrarız. “ maşa varken elinle köz tutmaman gerektiğini öğrenirsin. ‘Nemelazımcılık’ lügatinde, başköşedeki yerini alır.
Nasıl yaşamamız gerektiği- uzun eğitim yıllarında- zaten kendiliğinden öğrenilmiştir; herkes gibi yaşamak. Farklı davranınca, ”İcat çıkarma başımıza! Eski köye yeni adet getirme. Herkes nasıl yaşıyorsa sen de öyle yaşa.” derler. Evleneceksin, evlatlar yetiştireceksin, yeni nesillerle insanoğlunu ölümsüzlüğe kavuşturacaksın.
Bu yaşam hengâmesinde farkında olmadan bir de bakarsınız ki; un elenmiş, elek duvara asılmıştır. Üç mevsim geçmiş, kış gelip çatmıştır. Şöyle bir geriye dönüp bakarsın, geçen ömür çok kısa gelir sana. Hani Aşık Veysel; ”Uzun ince bir yoldayım, /Gidiyorum gündüz gece.” demiş ya; gündüz gece gittiğin, yolun ince olduğu doğru da uzun olduğu yanlıştır gibi gelir sana. Acaba gözleri kapalı olduğundan -sıkıcı bir film izlemiş gibi- ömrü, büyük ozana uzun gelmiş olabilir mi?
Yaşlanınca; hiçbir gereksinimimizi karşılayamayız, öz bakımımızı yapamayız, düşünemez, sorun çözemeyiz, yürüyemeyiz, üzerimize dökmeden yemeğimizi yiyemeyiz, çok soru sorarak etrafımızı bıktırırız. Yine bebeklik günlerimize dönmüşüzdür. O günlerde annemizi aramaya başlarız. O artık toprak olmuştur. Etrafımızdaki hiç kimsede size bakım sağlayacak annelik hormonu yoktur. Huzur evine gitmeyi düşünürsünüz, az kalan aklınızla. Sonra, TV’de izlediğiniz; araba fırçası ve hortumla, musluktan akan soğuk su ile kafaya vura vura banyo yaptırdıkları gelir aklınıza da evlatların bakımına razı olursunuz.
Hayal kuramaz olunca, anılarla yaşamaya başlarsınız. Yaş biraz daha ilerleyince anılar da silinir hafızadan. Kalırsınız ortalarda hiçbir şey yapamadan, düşünemeden biçare.
Başınız öne eğilmeye, gözleriniz toprağa bakmaya başlar. İsteseniz de ileri bakamazsınız. Eğilen omurganız buna engeldir. Rükûa eğilmiş vaziyette, duvardan destek alarak, çok yavaş adımlar atarak, ‘daha ben ölmedim. Kendi işimi kendim yaparım evvel Allah!” der, markete, pazara gitmek istersiniz. Duvar bitince yolculuğunuz da sona erer.
Yanınızdan yaşama yeni başlamış, yürümenin tadını yeni almış çocuklar geçer de, -ayıp olur demeden- “Baba bu nedir? Neden yavaş yürüyor? Nasıl da çirkin!” derken, çocukluğun saflığı sizi bir nebze de olsun tebessüm ettirir. ‘Ben de çocukken yaşlılara böyle dedim demek ki. Etme bulma dünyası işte!’ diye, bir düşünce geçer içinizden. Her devirde olan, onların yüzü gözü hürmetine dünyanın ayakta kaldığına inanılan yardımsever insanlar imdadınıza yetişir. Yürümek eylemi önemsiz gelir yıllarca size, yürüyemez olunca kıymetini anlarsınız. Günde sekiz-on kez ziyaret ettiğiniz tuvalete gitmek için bile eziyet çekmeye başlarsınız. Aklınıza Kanuni’nin o meşhur şiirindeki şu mısralar gelir;
” Halk içinde mûteber bir nesne yok, devlet gibi/Olmaya devlet, cihânda bir nefes sıhhât gibi…
Bakıp büyüttüğünüz evlatlarınız sık sık tekrarladığınız sorularınızdan, sorunlarınızdan, bölük pörçük anlattığınız anılarınızdan bıkıp, sizden kaçmaya, birbirlerinin üzerine atmaya, hatta azarlamaya başlarlar. Yanınızda anneniz gibi çok ve sürekli kalsınlar, sadece size baksınlar, başka şeylerle ilgilenmesinler istersiniz ama kalamazlar. ‘Ağlamayana meme yok’ sözü gelir aklınıza; ağlarsınız kimse gelmez. Artık bundan sonra ağlayana da meme yoktur. Zira onlar anne değil evlatlardır ve ”para para para” dönemlerini yaşamaktadırlar. Tek düşündükleri; “acı çekmeden biran önce ölse de şu biriktirdiği malları pay ediversek” tir.
Neşet Ertaş, üzerinde kaytan bıyıklarıyla kalın dudaklarını kulağınıza yaklaştırıp: ”Yazımı kışa çevirdin, bak gözümde yaşa Leyla’m(Dünya’m), Viran oldu evim barkım…” türküsünü dinler de bir başka zevk alırsınız…
Her nefis gibi ölümü tadarsınız. İmam sala verir sesi sonuna kadar açılmış cami hoparlöründen. Kimse salayı dinlemese de sonunda ölenin ismi söylenirken dikkat kesilir, “Zümrüt Mahallesi’nde ikamet eden, Ayhan Aytunç vefat etmiştir. Cenazesi öğle namazına müteakip…”
Şairin dediği gibi, bir namazlık saltanatın olur, taht misali o musalla taşında.
Kahve müdavimlerinden tanıyan biri; “ağır ceza reisiymiş. Allah rahmet etsin. İyi adamdı. Hani benim arkadaş Haluk’u tanırsınız onun babasıydı. Doksan yaşındaydı. Sürünüyor, çocuklarına çok sorun oluyordu. Allah kurtarmış.” der. Daha toprağa girmeden, kahve masasında gömülürsünüz. Okey oyunu kaldığı yerden, yakılan sigara ve içilen çay eşliğinde devam eder…
ahmet.kocak16@hotmail.com

Hakkında Mustafa TEK

Ayrıca bakın

SÜNNET ŞÖLENİ

İlçemiz Sarıkaya’da  Sarıkaya Belediyesi ile Yozgat Sarıkayalılar Derneği tarafından ortaklaşa sünnet şöleni düzenlendi. İlçede büyük …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.