Neşet Ertaş türküsünde seslenir; “Kar yağar kar üstüne/ Derdim var derdim üstüne…” Ben de kış boyunca kalacağım üst üste yağan karlı bir köydeyim. Âşık Mahsuni’nin türküsündeki gibi ince ince bir kar yağıyor. Mevlana’nın sözü geliyor aklıma;
“Kar taneleri ne güzel anlatıyor, birbirlerine zarar vermeden de yol almanın mümkün olduğunu.”
Erzurum/Tekman’a bağlı köy üç tarafı yüksek tepelerle çevrili, bir yandaki dar açıklıktan dünya ile bağlantı sağlayabilen bir yer. Tepelerde bir çalı bile yok. Etraf kar örtüsünden dolayı düzmüş gibi görünüyor. Düz olmadığı tepelere doğru tırmanınca anlaşılıyor. Tipi ortalama yarım metre olan karı kuytu yerlere biriktirmiş, bir, iki metre karla doldurmuş.
“Kar Tanrı’nın kirli dünyayı temiz gösterme şeklidir.”
Uzaylılar köye inse, etrafı incelese; “Abov ne soğuk! Buyduk (Çok üşüdük) dinime. Burası canlıların yaşamasına uygun bir gezegen değilmiş. Biz gezegenimize dönelim” der, dönerlerdi. O derece soğuk. Geceleri eksi yirmi, yirmi beş; gündüzleri biraz ısınıyor eksi on beş derece oluyor.
“Hava soğuyunca değil, yüreği soğuyunca başlarmış insanın kışı…”
Siz dar görüşlü uzaylılara bakmayın. Nüfusun göçlerle azalması nedeniyle çevre yabani yaşama uygun hale gelmiş. Yabani kuşların yanında tilki, kurt, domuz, ayı, tavşan, fare gibi pek çok hayvanın ayak izlerine rastlanıyor. Her an belgesellerde rastlanan; tilkilerin kalın kar tabakası üzerinde sıçrayıp ön patileriyle karı deşmesine, fare yakalayıp yemesine tanık olunabiliyor. Aç kalan kurtlar gece yarısı köye inip köpekleri peşlerine takıyor, en ateşlisini yorduktan sonra tek bırakıp yedikleri oluyor. Güneydeki dağın arkasında bir ayı yuvası varmış. Neyse ki kış uykusunda olduğu için tehlike yaratmıyor.
Burada yaşam yokmuş gibi görünse de karda biraz ilerleyince kargaların, bıldırcınların, kekliklerin, güvercinlerin ve yabani tavukların ayak izlerine rastlanıyor. Penceremden görülen tepenin yamacındaki ayak izlerinin olduğu yerdeki karları ayağımla pekiştirerek düzleştirdim. Üzerine gelirken getirdiğim buğdaydan birkaç avuç serptim ve sıcak odamın penceresinden kuşların gelmesini bekledim. İlk konuğu Kargalar oldu. Üç tür karga var; Biri bildiğimiz siyah küçük karga diğeri göğüs tüyleri grimsi, daha iri leş kargası, bir diğeri ise saksağan. İkinci konuğu okulun çatısında yaşayan güvercinler oldu. Onlar doyunca lojman ve sınıflarda yanan sobaların ısıttığı çatıdaki yuvalarına döndüler. İkindiye doğru keklikler geldi. Tüm buğdayı yiyip bitirdiler. Karda bir süre eşelenip, ötüşüp oynaştılar. Sonraki günlerde siyah yabani tavuklar, bıldırcınlar geldi. Bir kez de onlara saldırıp dağıtan kartal ziyaret etti. İçlerinden birini pençesine takıp uzaklaştı. Penceremin önü, hem küçük kuşlar hem kartal, doğan, şahin gibi yırtıcı kuşların uğrak yeri oldu. Yem, penceremin yamacını; Afrika-Serengeti’de son kalan su birikintisine gelen yabani ve vahşi hayvanların yaşadığı yere benzetti. Nerede su, yiyecek varsa orada yaşam vardır.
Karı biraz eşeleyince kat kat karla karşılaşılıyor. En altta kalan ilk yağan kar üzerindeki karların ağırlığı ile ezilmiş dolu taneleri gibi buz parçaları oluşmuş. Çocukluğumda dişli karın üzerine pekmez döker yerdim. Gelirken üzüm pekmezi getirmiştim. Onu karın üzerine döküp kaşıkladım.
Uzaylılar ilkbaharda gelmiş olsalardı eriyen karların oluşturduğu derelerin şırıl şırıl aktığını, Karların altında büyümeye başlayan yeşil bitkilerin uzayıp çeşit çeşit çiçek açtığını görür çok beğenirlerdi. Tam yaşanacak yermiş; biz en iyisi buraya yerleşelim, derlerdi.
Baharda kuzulayan koyun ve buzağılayan inek, manda sütünden yapılmış tereyağı, yoğurt yiyerek, süt içerek sağlıklı beslenir, çıkacakları uzay yolculuğu için yağ biriktirirlerdi.
Köyün içinden yazın el bileği baharın insan gövdesi gibi akan dere gittikçe çoğalarak Aras Nehrine karışıyor. O nehir ovaları sulayarak sınırlarımızın dışında Kura Nehri ile birleşerek Hazar Denizine dökülüyor.
Kar yağışı Doğu Anadolu bölgemizde küresel ısınmanın etkisiyle azalsa da kışın çok kar alıyor. Kar sularıyla oluşan Karasu Nehri, Erzurum Dumlu Dağı’ndan doğuyor, Keban yakınlarında Murat nehriyle birleşerek, Fırat nehrini oluşturuyor.
Dicle Nehri, Elazığ ilinin Sivrice ilçesinden doğuyor Güneydoğu Anadolu Bölgesini sulayarak, Irak’a bereket saçarak Şattülarap’ta Basra körfezine dökülüyor.
Bu iki nehrin getirdiği bollukla huzur ve gönenç içinde yaşaması beklenen Ortadoğu halkı, bolluğu silaha dönüştürüp birbirini boğazlıyor. Kar yağmaz, nehirlerin suyu azalırsa bu kez de aç kalıp birbirini boğazlamaya boğazlıyorlar. Onlar her durumda birbirlerini boğazlıyor. Çok yazık!
“Ortadoğu, iki kere ikinin dört etmediği” çelişkiler diyarıdır. Halkları vahşi ve savaşçıdır. Çatışma ve savaş onlara keyif verir. Savaşta ölen mutludur. Doğal ölüm küçümsenir” demiş bir düşünür.
Soğuk olmazsa kar olmuyor. Kar yağmazsa su azalıyor. Kar ve yağmur doğayı canlandırıyor. İnsanlara ve hayvanlara yiyecek sağlıyor. Diğer bölgelerde azalan yağışlar bu bölgede bolca oluyor. Bu da gelecek için endişe etmememizi sağlıyor.
Ahmet KOÇAK