Oteller bize gerekli oldukları zaman levhalarını ve yıldızlarını gördüğümüz; yaşamımızda önemli yeri olan yerlerdir. Bazı kentlerde belli bir bölgede, bazı kentlerde dağınık şekilde bulunurlar. Yoklukları çok sorunlara neden olur. Olmasalardı tavuk menzilinden çıkamaz, gezemez, kendi çevremizden ayrılamazdık. Onlar bizi özgürleştiren yerlerdir. Otelde veya konuk evinde kalmayanımız, anılar yaşamayanımız yoktur.
Otel, hotel, motel, konuk evi, pansiyon, apart otel gibi adlarla anılırlar. Bir de meslek örgütlerinin otelleri vardır. Onlara otel demek yerine ev derler ki yuva sıcaklığı versin; Öğretmenevi, Polis evi, Orduevi gibi.
Öğrencilik yıllarım ve meslek yaşantım boyunca çok otelde kaldım. Kaldığım ilk otel Ortaokul ikinci sınıfta Yozgat’a Öğretmen Okulu sınavlarına gittiğimdeki kaldığım oteldi. Kaldığım en ilginç otel ise Kayseri Kalesi civarındaki bir oteldi. O otelde neler yaşadım:
Eğitim Enstitüleri kayıt olurken ve bitirince olmak üzere iki kez heyet raporu isterdi. O yıllarda Yozgat Devlet Hastanesi’nde Yılmaz Atasay adında tek uzman doktor vardı. Heyet raporu verilmiyordu. Çocukluk arkadaşım Mehmet Rüzgar’la (iki yıl önce 62 yaşında vefat etti.) rapor almak için Kayseri’ye gittik. Çevre illerden de rapor için çok gelen olunca otellerde yer kalmamıştı. Kale civarında köhne bir otelde iki yataklı bir oda bulabildik. Otelde küf kokusu vardı ama başka şansımız yoktu. Çantalarımızı odaya bırakıp yemek yemeye, biraz da gezmeye çıktık.
Ertesi gün bizi zorlu bir gün beklediğinden erken uyumak için otele geldik. Pencereleri açıp yataklara uzandık. Koku ve çarşafların buruş buruş olması, battaniyeleri kaldırınca toz bulutları çıkması bir yana yataklarda anormallik vardı. Onun yatak ranzası çöküp “u” şeklini, benim ranzam da tersine “n” şeklindeydi. Çökmesini anladık da yukarı doğru eğilmesini anlamak zordu. Bu konuda fikir yürüttük; “ranza çökünce otel sahibi eline bir balyoz almış, yatağı düzeltmeye çalışmış. Balyozu fazla vurarak ranzayı o hale getirmiş. Yukarı doğru eğik olmasının iyi olacağını, ileride düzeleceğini düşündüğü için o halde kurmuş…”
Yatakların hali üzerine espriler yapıp güldük. Uyumak için uğraştık. Uyuyamadık. Benim yatak “n” şeklindeydi. Yüz üstü uyuduğum için midem sorun çıkardı. Mehmet sırt üstü uyurdu. Yatakları değiştik. Ben çukur yatakta yüzüstü yatarken sırtıma ağır bir taş koymuşlar gibi, Mehmet tümsek yatakta yatarken belinden ip bağlayıp yukarı doğru çekiyorlarmış gibiydi. Gece yarısına kadar uyuyamayınca aşağı indik. Resepsiyona benzetilen yerin arkasındaki penceresiz odada uyuyan görevliyi uyandırıp durumu anlattık. Görevli:
“Başka boş oda olsa sizi oraya alırdım ama yok. En iyisi siz yatakları yere serip yatın” dedi. Odaya geldik. Oda dardı. Yere ancak bir yatak sığabiliyordu. Tekrar gidip uyandırdık. Durumu anlattık.
“O zaman biriniz odada biriniz koridorda yatın” demesin mi? Çaresiz odamıza döndük. Koridorda yatmak saçmaydı; karanlıkta gelen giden üstümüze basardı. Odamızda güvendeydik ve orada kaldık. Sabaha kadar uyuyamadık. Dışarı soğuk olmasa bir parkın bankında yatsak buradan güzel uyurduk.
Saat beşte birer çorba içip hastaneye koştuk. Vardık ki her polikliniğin önünde en az yüz kişi var. Anlaşılan onlar otel bulamayıp burada sabahlamışlar. Böyle olacağını bilsek biz de burada sabahlardık.
Neyse en az kişinin olduğu muayenehanenin birinde sıraya girdik. Saat altı ve doktorlar ona doğru gelecekler… Mehmet önümde boyuna esniyor. Ailenin tek çocuğu, kıymetli bebek olarak büyütülünce yaşadığı mağduriyete dayanamamıştı. Birden geriye dönüp “ıgıh “ıgıh” diyerek koluma vurdu. Yüzüne baktım ki çenesi sağa doğru eğilip öylece kalmış. Paniğe kapıldım. Ne yapacağımı bilemez durumda bir süre bocaladım. Mehmet koluma vurarak “ıgıh ıgıh” diye benden yardım bekliyor. Hastanedeyiz ama doktorlar henüz gelmedi. Sıradan çıkıp sıramızı kaybetmek de var. Birden çenesinin çıkık tarafına bir yumruk vurdum. Çenesi düzeldi. (Genç sayılacak yaşta vefat etmesinde otel ve hastane anımızın bir etkisi oldu mu bilemiyorum.) Mehmet rahatladı ve beni kucakladı. Etraftan bakanlar kendisine yumruk vuranı kucaklayan birini ilk kez görmenin şaşkınlığı içinde olmalıydılar.
Doktorlar yavaş yavaş gelmeye başladı. İmzayı aldıkça başka bölüme koşuşturuyoruz. İç hastalıkları doktorunun odasına doluştuk. Oda tamamen öğrencilerle doldu. Doktor:
“Arkadaşlar lütfen biraz geriye çekilin. Hepinize bakacağım dese de sıramızı kaybetmek istemediğimizden yerimizden kıpırdamadık. Bunalan doktor pencereden aşağı atladı. Kaçtı gitti. Biz kaldık mı ortada. Ben Mehmet’e:
“Gel la Mehmet bize doktor mu yok? Başka birine gidelim.” dedim başka bir yerde sıraya girdik.
O gün imzaları tamamlayamadık. Akşama otelimize döndük. Sabahın beşinde ayrıldığımız için görevliye odamızı değiştir, diyememiştik. Geldiğimizde desek de otel dolu olduğundan aynı odada kalmak zorunda kaldık. O gece o eğri yataklarda öyle güzel uyumuşuz ki sormayın. Ya yorgunluktan ya da vücudumuz eğri yataklara uyum sağladığından olmalı.
Ünlü sanatçı İlyas Salman oteller ve uyuma konusunda bir söyleşide şöyle söyler:
“Ben Arguvan ilçesi gecekondu semtinde büyüdüm. Köyde ahırda da yattım. Kanada’da beş yıldızlı otelde de yattım. Japonya’da ünlü bir otelin kral dairesinde de yattım. Hollanda’ya gittim yine bir ünlü otelin süit kral dairesinde de yattım. Bana deseniz ki; ahır mı daha rahat kral daireleri mi? Seçemem. Çünkü insan uyuduktan sonra duvarları göremiyor…”
İlyas Salman’ın dediği gibi otel temiz, havadar olsun; haşereler olmasın, güzel uyuyalım yeter. Demek ki sorun yıldız sayısı değil, insanın başını koyduğu yerde huzur bulabilmesidir. Beş yıldızlı otele çok para verip sabaha kadar yatakta dönüp durmak da var.
Ahmet KOÇAK

Hakkında Mustafa TEK

Ayrıca bakın

ÖĞRETMENEVLERİ: AMACINDAN SAPAN KURUM

Öğretmenevleri 1981 yılında asker kökenli Milli Eğitim Bakanı Hasan Sağlam, Orduevleri benzeri öğretmenevleri açmayı planladı. …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.