Anasayfa / Köşe Yazarları / 1964′ ten 1980’e SARIKAYA

1964′ ten 1980’e SARIKAYA

 

1905 yılındaki siyah beyaz bir resimde sekiz haneyle mezra durumunda olan Sarıkaya, zamanla muhacirlerin akrabalarının yerleşmesi, Yunanistan, Yugoslav ve Bulgaristan’dan gelen yerleşen göçmenlerle nüfusu çoğalarak, 1935 yılında bucak merkezi, 1957 yılında aynı adla ilçe merkezi olmuştur. Çocukluğumuzun ve gençliğimizin geçtiği, tepelerinden çiğdem, bağlarından üzüm kayısı, okullarından bilgi kültür aldığımız göz bebeğimiz, ilk göz ağrımız güzel Sarıkaya’mızdan bazı anılar, gözlemler, duyumlar, yaşanmışlıklar yazarak sizlerin de benim gibi çocukluğunuzdan; sesler, kokular, duygular, üzüntüler, sevinçler … duymanızı istedim.
Televizyonların olmadığı, radyoların baş tacı olduğu yıllarda her sabah Arkası Yarın, Çarşamba akşamları saat dokuzda Radyo Tiyatrosu, Cuma sabahları yayınlanan Halk Hikayeleri’ni dinlerdiniz…
Köyün karşı geçesinden sonuna kadar açılan radyodan; Bedia Akartürk’ten’ Bir Çift Turna Gördüm’ türküsü, Hacı Taşan ‘Bugün ayın ışığı- elinde bal kaşığı nerelerden geliyon da- mahlenin yakışığı…’ diyor kalın tok sesiyle, Muharrem Ertaş ‘Kalktı Göç eyledi Avşar Elleri’ diyor, bir daha hiç kimse onun gibi söyleyemiyor, Spiker tane tane Türkçesi ile;”şimdi de yurttan sesler korosundan ‘Su Sızıyor Sızıyor’ türküsünü dinleyeceksiniz” diyor…”
Dışarıda ince ince kar yağarken kısık sesli radyodan Zeki Müren’in kadife sesi geliyor, ‘şimdi uzaklardasın, gitme sana muhtacım, ah bu şarkıların gözü kör olsun, pişman olur da bir gün…’ şarkıları geliyor kar yağışının sessizliğinde…
Ömer Ağanın söğüt gölgeleri altındaki çay bahçesinde; Sezen Aksu, ‘Şimdi Bana Kaybolan Yıllarımı Verseler’, Nilüfer ‘ Dünya Dönüyor’, Füsun Önal ‘Ah Nerede?’, Yeliz ‘Bu ne Dünya Kardeşim’ Şarkıları eşliğinde tavla oynayıp, tavşan kanı çaylarını yudumlayan gençler…
Herkeste bir asrileşme yarışı var. Herkesin ileri bakmaya, ileri gitmeye istek duyduğu yıllar. Kız ve erkekler daha modern olma yarışında. İzlediği sinema oyuncularını taklit etmeler. İdolleri; Cüneyt Arkın, Ayhan Işık, Kartal Tibet…gibi olmak isteyen erkekler, Türkan Şoray, Fatma Girik, Filiz Akın, Hülya Koçyiğit… gibi olmak isteyen kızlar. Giyimlerini onlara benzetmeye çalışırken yoksulluğa takılıp bir türlü benzetemeyenler…
Okuyup; Kaymakam, vali, pilot, mühendis, hakim, savcı, öğretmen, subay… olmayı hayal eden, önünde kendisini motive eden örneklerin var oluşu, iyi okuyunca mutlaka olacağına inancın tam olduğu, torpille bir şey olunamadığı yıllar…
Kızlar hep okuyan, şehirde yaşayan erkekleri tercih ediyorlar. Okuyanlara kendilerini beğendirmek için ellerinden geleni yapıyorlar…
Erkekler büyük kentlere gidiyorlar. Orada üç beş ay bulduğu işte çalışıp bütün parası ile ünlü bir terziye bir pantolon diktirirler. Üstüne uzun yakalı pembe bir gömlek, ayağına da gri bir iskarpin çekti mi ‘büyük dağları ben yarattım edasıyla’ çarşıda pazarda gezer, güzel giysileriyle emsallerini çatlatır, altı ay geçmeden emsallerinin seviyesine inerek, garibanlık günlerine geri dönerler…
93 muhacirleri, Yugoslav, Yunanistan, Bulgaristan göçmenleri, Çerkezler, Türkmenler, yerli çevre köylerden gelenlerle kozmopolit bir ilçe. Kendileri de 1900’lü yıllarda göçle gelen ilçe sakinleri sonradan gelenlere kucak açıp onlarla kaynaşmışlar. Kültürlerin harmanlandığı bir diyar. Herkes geçim derdinde, herkes birbiri ile dost, ayırmadan ilişki içindeler, kız alıp vererek akrabalık tesis etmişler…
Ekmek ve yemek kültürleri farklı. Çerkezler fırında somun yapar, akcin ve fitgün… yerler. Yunanistan’dan ve Bulgaristan’dan gelen göçmenler fırında on santim kalınlığında, içi delik delik pişmiş, harika somun ve pırasa böreği… yerler. 93 Muhacirleri tandır ekmeği, kenarı nakışlı(insan kıvrımlı nakışına kıyıpta yiyemez!) hinkal…yemeyi severler. Zamanla yemek kültürü alış verişi ile yerli köyler; yeşil mercimeğe un katıp bulama aşı, yeşil mercimek çorbasına erişte katıp erişteli çorba,kesme mantı, patatesli mantı, erişte, bir deste kuru yufkaya sulu pilav döküp kenarından kopararak yenen, yanında acı salatalık turşusu ya da kuru soğanla afiyetle ekmekle ekmek yerler.Zaman içinde kaynaşma olmuş ortak yemekler oluşmaya başlamıştır. Bayramdan bayrama; tandırda ters çevrilen sacın üzerine ikinci sac kapatılarak içine on beş- yirmi santim çapında tereyağlı, yüzü bol yumurtalı küçük hamurlar dizilip kapatılan sacın üzerine konulan tezek közleriyle pişen bayram çörekleri, bayramda yapılan kıvrık kıvrık siniler, bayramdan bir gün önce çocukların gizli gizli sini aşırıp yemeleri, arife gününde tüm köyleri tezek kokusu ve dumanının sarması. Hepsin ortak yemeği; çemen, doğal tavuk suyu ve etinden yapılan arabaşı çorbası, üzerine bol limon, bol acı toz biber serpilerek yenilen arabaşı davetleriyle kaynaşan, kim en büyük hamuru yutar yarışması yapan insanlar…
Selamet partilinin Mhp’liye takılmaları, “ Üç vekil çıkardınız. Biri Türkeş, bir Ali Fuat Eyüpoğlu, diğeriyle birlikte üç hilal tamamlanmış oldu. Her hilale bir vekil.” Türkeşçi, “ yine bizim üç vekilimiz var siz hiç çıkaramadınız ya!” şakalaşmaları…
Çeşmelerin kadınları sosyalleştirdiği mekanlar olması, helkelerle, güğümlerle su taşınması, eve genç kızlarının geç kalmasına kızan, saçını başını yolarak döven anneler…
Bağ bozumu; at arabaları, kağnılarla üzüm bağlarına gidip üzüm toplanması. En iyi üzümlerin seçilerek yere serilen saman üzerine aylarca yemek için- serilmesi, kışın ortasında yüzleri buruşan üzümleri yemenin ayrıcalığını yaşamalar…
Pekmezlik üzümlerin evlerde olan ‘havt’a (yarım metreye üç metrelik beton havuz) dökülüp; türkülerle, şakalarla, çıplak ayakla ezilmesi. Havtın alttaki demir oluğundan çeşme gibi akan üzüm suyunun biriktiği kulplu kazanlar, tandırın üzerindeki bir metre çapındaki büyük leğende uzun saplı tas ile karıştırılarak şıranın kaynaması, içine ak toprak atılınca tatlı pekmez, atılmazsa ekşi pekmez olması, çalmanın da unutulmaması, yarım veya bir metre boylarında küplere pekmez, ekşi, çalma doldurulması…
Bahçelerde üretilen; gök domates, kelek, salatalık, biber, pancar yaprağından sarma, sapından(pezzik) turşuları kurulması. Turşuların yine büyük küplere doldurulup kış boyu bulgur pilavı, kuru fasulye,nohut, sulu patates yemeği… ile yenilmesi…
Sürekli ön diş aralığından ‘cırt’ diye tükürüp gezen evin oğlunun turşu küpünün kapağını kaldırıp, turşu sahanını doldurana kadar habersizce turşunun içine defalarca ‘cırt! Cırt! ‘ diye tükürmesi, olayı gören annesinin süpürge sapından korunmak için pencereden kaçıp gitmesi…
Kışlık yufka için köydeki kadınların imecesi, akşama kadar bir yetişkin insan boyunda yufka yapılıp, masaya dizilerek üzerinin bir örtü ile örtülmesi, ekmeği akşama bitirme talaşındaki kadınlardan; yağlama, patatesli, çökelekli, yumurtalı börek isteyen çocukların ‘babanın bekini ye emi!’ diye bağırışları eşliğinde oklava ile özenle dövülmesi…
Yufka bitirilip tandırda birikmiş saman közleri boşa gitmesin diye tandıra atılıp pişirilen, piştikten sonra kaygan ve yumuşak bir hal alan, şeker pancarlarının yüzündeki yanan yerlerinin sıyrılıp günün son ödülü olarak tatlı niyetine yenmesi…
İstanbul’a giderek dönüşünde akranlarına;’”oğlum İstanbul’da her gün Yeşilçam’a gittim. Orada tüm meşhur artistleri gördüm, konuştum, ahbap oldum. Aslında filmlerdeki gibi yakışıklı değiller. Makyajla öyle görünüyorlar. Mesela Ekrem Bora’yı gördüm çok çirkindi, ilkten tanıyamadım’” demeleri…
Dışarıda lapa lapa kar yağarken kuzine sobanın üzerinde bir yüzünü gevrettiği yufkanın içine bolca çökelek doldurup, yaptığı dürümle düğürcük( köftelik bulgur) çorbası içmeler… Sobanın fırınına atılan -pişince kabuğu yarım santim olmuş- közlenmiş patatesleri eli yana yana ikiye bölüp üzerine bolca tuz atarak un gibi olmuş patatesleri ağzı yana yana, sadece dişleri ile alabilip kuruyemiş niyetine yemeleri…
Bahar gelip yiyecek stoklarının tükendiği, vitamin eksikliğinin başladığı mayıs, haziran aylarında imdada madımakların yetişmesi. Kadınların önlüklerini önüne bağlayıp madımak devşirmesi , sarımsaklı yoğurtla iştahla yenmesi. Sulu madımağın yufkanın içine sıcak sıcak doldurulup dürülmesi, suyunu döke döke oturduğu soğuk taşın üzerinde afiyetle yenmesinin ardından tadına doyulamayarak tekrar aynı dürümden yapılıp yenmesiyle yerinden kalkamaması…
Öğle yemeği vaktinde fırının yolunun tutulması, fırıncıya yaptırdığı; peynirli, kuşbaşılı, kıymalı veya bir pide hamurunun kıvrılmış yuvasına konulan yarım sana yağına kırılan iki yumurtayla yapılan yumurtalıyı yağını döke döke yemeler…
Üzeri beyaz branda ile kaplanmış, tek atın çektiği çerçiyi uzaktan gören çocukların karşılamaları. Çocuk sürüsü eşliğinde köye giriş yapan çerçiden; kırık leblebi, keçiboynuzu, sarı üzüm, yer fıstığı… almak için annelerine giden çocukların ellerinde yün, yumurta, para… ile gelen çocukların etekleri kaldırılarak el terazisinin zincir şıkırtıları ile birlikte eteklere dökülen kırık leblebi, üzüm, keçiboynuzu doldurulması ile mutlu olan çocuklar. Alamayanların ağlayarak -akan sümüklerini fırt fırt çekerek -evlerine gidip yoksul annelerine ettikleri cefalar…
Köyde istediği Fadime’yi babası vermeyince içinde ukde kalan Kemal’in gece bekçisi olup çeşmede yakaladığı- kendi gibi on yıllık evli ve beşer çocukları olduktan sonra- elinde sayar gibi yaptığı bir deste parayı göstererek,’ bak Fadime bana gelmedin de ne oldu? Senin herifinin bu kadar parası var mı? Bana gelmediğine şimdi pişman mısın?’ diye takılması, Fadime’nin de,’ senin paran batsın! Benim herifin yakışığı yeter!’ derken para destesin den gözünü alamaması…
Yağmur yaklaşınca tüm köylülerin toprak damlara çıkıp loğ taşları ile damları pekiştirmeleri, kar yağınca yaba ve yaba altılarla, küreme tahtaları ile kar atmaları… Dama merdivenle çıkıp yükselen kara basa basa aşağıya inmeleri…
Kar üzerine kuru otlar atılarak büyük ve küçükbaş hayvanların yemlenip, büyük leğenlere konulan ısıtılmış sularla sulanması, çeşmeye sulamak için götürülen inek, tosun, düvelerin havaya çifteler ata ata çeşmeye gidip eve dönmeleri…
Tahta beşiklerde yatan bebekler için annelerin her köyde olan ‘Topraklık’tan toprak eleyip eve getirmeleri, bir beze toprak doldurularak bebeğin altının sarılması, zamanla kirlenen toprağın avuçla küllüğe atılmasıyla ‘topraktan geldin toprağa gideceksin’ mesajı ile bez masrafının olmaması.

Hakkında Mustafa TEK

Ayrıca bakın

Roma Hamamı Tanıtım Fuarından Bir Anekdot

Abdullah Arıkan İlçemiz Eğitimcilerinden değerli bir yönetici öğretmenimiz Roma hamamı ile ilgili ve Tarihi değerini …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir