BAĞLAR

Çocukluk yıllarımda buğday ekimine elverişli olmayan, köylere uzak tepe yamaçlarındaki meralara bağlar kuruluydu. Bizim köyün bağları düzlükte, buğday ekimine elverişli, köye çok yakındı. Babamın başka köyde memur olması, annemin ilçenin başka bir köyünden olması nedeniyle hemen hemen tüm köyleri ve bağlarını, bostanlarını (bahçelerini) bilirdim. Zaman içinde ilk Avrupa’ya gidenler bağlarını ihmal ettiler. Ardından siyasilerin oy alma uğruna- köylüye yan gelip yatarak geçim olanağı sağlaması, kimine yaşlılık aylığı, kimine dulluk aylığı bağlaması, dekar başına ekmeden karşılıksız para vermesi, emekli aylığı bağlanması ile köylülerin üretim motivasyonu bozuldu. Bağlar yok oldu. “Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur” sözündeki gibi bakmadıkları bağlar, bostanlar dağ oldu. Üzüm kütükleri söküldü. Bağlar terk edildi. Beş kilometrekare alanda bir alıç ağacı olması, bir zamanlar bu bölgede orman olduğunun işareti sayılır. Köylerin uzaklarında tek tük kayısı ağaçlarının olması da bir zamanlar buralarda üzüm bağlarının olduğunu gösterir oldu.
Erkekler tarla işleri ve hayvanların bakımı ile ilgilenirken kadınlar, kızlar akşam yemeğine bulgur pilavı yanına çalkama çalkar, kollarına mini sepetlerini takarak çocukları ile bağlara doğru giderlerdi. Hem akşam yemeğini çeşitlendirmek için üzüm toplar, hem ev işlerinden bunaldıklarından dışarı çıkıp biraz hava alırlardı bu bahaneyle.
Dedem büyük bağının bir köşesinden bize iki dönüm bağ vermişti. Çok iyi bir ziraatçı olan dedem bağlara bakarken yanında durur onu izlerdim. Bağ gözü açmayı, budamayı, bellemeyi, dibini doldurmayı ondan öğrendim. Küçük yaşta bağımızın işlerini yapmaya başladım.
Bağa giderken bont çanta şeklindeki pilli pikabı da yanımda götürür, müzik dinleyerek çalışırdım. “Müzik dinletilen ineklerde süt verimi artar,”diye bir yazı okumuştum. Ben de müzik dinleyerek iş verimimi arttırırdım. Büyükler bağ bakımı yaparken çocuklar da kendi boylarındaki kütükler arasında saklambaç oynayarak vakit geçirirlerdi.
Bahar mevsiminde bağ bakımı yaparken sık sık yağmura yakalanır, canımdan kıymetli pikabımı, plaklarımı bağrıma basar, “aleçik” dediğimiz kulübemize doğru koşardım. Aleçiği olmayanlar da bizim aleçiğe gelir; “Ahmet, Neşet’ten Zahidem plağını koy da dinliyek hiyerif,” derlerdi. Sigaralarından derin nefesler çekerek Zahide’nin nasıl bir kadın olduğunu hayal ederlerdi. Ben, Zahide’yi hep Türkan Şoray’a benzetirdim.
Haziran aylarında kütüklerde küçücük üzümler oluşmaya başlardı. Her kütükte kaç üzüm olacak diye onları okşayarak sayardım. Kiminde on, kiminde yirmi minik üzüm olurdu. Önce kayısılar yetişirdi. Onlar çağla iken yenmeye başlanır, olgunlaşınca tadına doyum olmazdı. Kayısılar çırpılır, yarılır, güneşe serilirdi kışın hoşaf yapıp tüketmek için. Her köy çocuğunun bağlardan kayısı, üzüm çalarken bekçilere yakalanma serüvenleri vardır.
Üzümler yetişince; soğan, domates, biberden yapılan salatalara bir sahan üzüm eşlik etmeye başlardı. Ben de yürüyerek okula giderken bağımıza uğrar; bulut üzümü, gelinparmağı, kara üzüm adını verdiğimiz üzümlerle kahvaltımı yapardım. Üzeri tozlu olan üzümlere üfler, mikroplardan arındırırdım.
Bağ bozumu bir nevi bayramdı. Türküler, şarkılar söylenerek, şakalar yapılarak üzümler ailece özenle toplanırdı. Dolu seleler, sepetler at arabası, kağnı gibi taşıtlarla taşınır, evlerde olan, “havt” denilen beton havuzlara doldurulurdu. Havttaki üzümleri ayaklarımla ezmeye bayılırdım. Ezilen üzümlerin suyu havtın altındaki oluktan kulplu bakır kazanlara şırıl şırıl -çeşme gibi- akarak dolardı. Dolan kazanlar yanmakta olan tandırda kaynatılır; içine “ağ toprak” atılırsa pekmez, atılmadan kaynatılırsa ekşi olurdu. Evin büyüğü olan yaşlı kadın, kulplu tas (dev kepçe) ile kaynamakta olan üzüm suyunu karıştırır, yüksekten dökerek kıvamını kontrol ederdi. “Kıvama geldiğini nasıl biliyor?” Diye hayran olduğumuz ninelerimize ermiş gözüyle bakardık. Daha koyu hale gelene kadar kaynatılan, adına çalma denilen ürün “külek” denilen tahta, kapaklı kaplara konulurdu.
“Bıldır (geçen yıl) az çıktıydı ama bu yıl bizim on külek çalmamız, beş küp pekmezimiz ve iki küp ekşimiz çıktı.” Muhabbetleri dolaşırdı köy odalarında. Ekşiler sulandırılarak yemek yanlarında içilen meyve suyu görevi görürdü. Kışın ayazında içilen bir bardak pekmez; okula giderken, kızak kayarken, kardan adam yaparken enerji verir, bizi üşütmezdi. Bazen pekmeze un karıştırılıp kaynatılır “haside” yapılırdı. Tandırda yapılan kaygananın yanında yenen haside yemeye, çalma yemeye doyum olmazdı.
Bahar geldiğinde karlar erir, tepelerde tek tük kar öbekleri gözükürdü. Çiğdem kazmaya gittiğimizde bez torbalarımıza; üzerindeki kirli karı sıyırıp altta kalan, donup çözülerek kaba kum kıvamına gelmiş, “kırcı” adını verdiğimiz karları doldurur, köye getirirdik. Çiçekli, çinko sahanlara doldurduğumuz karın üzerine pekmezle süt döker, karıştırır afiyetle yerdik. Bu doğal dondurmadan aldığım tadı hiçbir dondurmadan alamadım.
Nasıl ki arılar, karıncalar kış için çalışır yiyecek hazırlarlarsa insanlarda yazdan; pekmez, turşu, meyve kurusu, reçel, yarma, bulgur, düğürcük( köftelik bulgur) hazırlarlardı. Ceplerimize doldurduğumuz elma, armut, erik, kayısı, üzüm kurularını atıştırmalık olarak yerdik.
Kışa hazırlanmayanlar için de köy odalarında Ağustosböceği ile Karınca öyküsü anlatılır, arada bir çıkan ağustos böcekleri kınanırdı. Yıllar içinde karıncalar azaldı, ağustos böcekleri çoğaldı. İnsanların çoğunluğu artık yaz boyu saz çalıp türkü söylemeye başladılar. Ağustosböceği ile Karınca öyküsü de anlatılmaz oldu. Nasıl anlatsınlar ağustosböcekleri çoğalmış, karıncalar azalmıştı. Artık sadece Delice ilçesinde kalan o güzel üzümler yetişince pazarlardan satın alınmaya başlandı. İşin en acı yanı bu durum, ne yetkililerin ne de hükümetlerin umurunda olmadı. Büyük kentler, insanla dolup taşarken, köylerde nüfus azaldı. Bir kişinin çalışıp on kişinin yediği yoksul hanelere döndük. Bakalım, üretmeden tüketerek nereye kadar gideceğiz?

Ahmet.kocak16@hotmail.com

Hakkında Mustafa TEK

Ayrıca bakın

BEŞ YILDIZLI TATİL (2)

…Neyse, beş yıldızlı tatilimize dönelim. Müdürün içten davranışları beni ikna eder gibi oldu. İstemeyerek kabul …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir