Anasayfa / Köşe Yazarları / PANSİYON YILLARI(2)

PANSİYON YILLARI(2)

Bir hafta sonra telefon ettim. Torununun durumunu sordum. İyileşmiş kerata.  “Her zamanki kahvedeyim. Ocakçı: “Taze çayım var.” diyor. İçmek istersen bekliyorum.” dedim. “ Hem geleyim de geçen hafta yarım kalan anımı anlatayım.” dedi ve geldi. Necati bey’i çağırmasak eksik kalırdı. Onu da çağırdık, geldi. Geçen haftaki üçlü sacayağı tekrar kuruldu.   Bir hafta sonra telefon ettim. Torununun durumunu sordum. İyileşmiş kerata.  “Her zamanki kahvedeyim. Ocakçı: “Taze çayım var.” diyor. İçmek istersen bekliyorum.” dedim. “ Hem geleyim de geçen hafta yarım kalan anımı anlatayım.” dedi ve geldi. Necati bey’i çağırmasak eksik kalırdı. Onu da çağırdık, geldi. Geçen haftaki üçlü sacayağı tekrar kuruldu.  Çaylar gelene kadar havadan sudan, her zamanki kalıplaşmış hal hatır sormaların ardından: “ Nerde kalmıştık? Ha sobamız yanmıştı. İliklerimize kadar ısınmış üç aylık üşümenin ardından mutlu olmuştuk. Artık sobamızı akşamları yatmadan önce yakıp vücudumuzu ısıtıyor, ısınmış vücutla yatağa giriyorduk. Üşüyerek yatağa girdiğimizde saatlerce ısınamazdık. Kafamızı yorganın içine sokup nefesimizin sıcaklığı ile ısıtmaya çalışmamıza gerek kalmamıştı. Arada bir gaz çıkaranlar olmasa nefesle yatak ısıtma işe yarıyordu. Derslerimizi, ödevlerimizi pencereden bir kişilik yere ışığını gönderen sokak lambasının ışığında yapabiliyorduk. Soba sönmeden ışıklı bölümde nöbetleşe ödev yapıp, ders çalışabiliyorduk.Ben o yıl sigara içme alışkanlığı kazandım. Sigaranın ucunda yanan küçücük köz sanki beni ısıtıyordu. Para da olmayınca sigara içen her öğrencinin en az bir kez yaptığı gibi- sigara izmaritleri toplar içerdim. En fazla da sigarayı dibine kadar içip atanlara kızardım. Yarısı içilerek atılmış izmaritleri bulunca bayram ederdim.  Bir gün üçümüz de izmarit bulamadık. Kafamız dumanlı, bunalımdayız. Baktık sokaktan bir adam sigara içerek gidiyor. Hemen adamın peşinden yürümeye başladık. Adam elindeki sigarayı karların üzerine,yere atar atmaz hemen alıp sırayla dumanlarını içimize çekmeye başladık. Adamın geriye dönüp bize baktığının farkında değildik. “Ula siz napirsiz?” demesiyle irkildik. “Yok bir şey abi. Bizim sigara alacak paramız yoktu da…”  Adam uzun paltosunun yakalarını kaldırarak: “Ya ben de bir illet varsa? Hastalık kaparsız oglim. Yapmayın bele!” dedi ve çıkardı bize yirmi lira verdi. Yirmi lira! Adamdan parayı alırken dualarımızın bini bir para idi. Koşarak bakkala gittik. Yirmi paket Birinci sigarası(en ucuzuydu) ile iki yüz gram helva aldık. Artan para ile de fırından sıcak pide aldık. Koşarak pansiyona geldik. Tok karna sigara içmek çok güzel olur bilirsiniz. Bir yandan sigaralarımızı tüttürürken bir yandan sıcak pide ile helvalarımızı tepiştiriyorduk. Ekmek helva bittikten sonra, başladık birini söndürmeden bitenin közü ile diğerini tutuşturup sigaralarımızı içmeye.  Biliyor musun Ahmet Bey, ben ömrümde o günkü kadar mutlu olduğumu anımsamıyorum.Bir gün kahvenin kül tablalarını boşaltmışlar. Bir küçük öbek çeşit çeşit izmarit buldum. Hepsi ıslanmış, sararmıştı. Pansiyona giderken bulduğum gazete ve kartonları sobada yaktık. İzmaritleri üzerine dizdik. Çıtır çıtır oldular. Cafer ben bir Yeni Harman yakayım.” Dedi. Ben de hafifi mentollü Meltem sigarasını tercih ettim. Ağabeyim de bir Yenice yaktı. Yanı anlayacağınız o gün dişimize danışmıştık. Odunlar bitti. Soğuklar da iyice artmaya başladı. Yine yatağımızı nefesimizle ısıtmaya başladık. Öyle çok kar yağdı ki; bizim açık pencerenin üçte ikisi kapandı. Bir bakıma iyi oldu. Odamıza giren soğuk azalmıştı. “Keşke biraz daha yağsa da tamamını kapatsa.” diye düşünürdüm.  Okuldan çıktım. Çarşıda -çarşı dediysem; iki yüz metre, iki yanında dükkanlar olan bir cadde işte- avare avare gezerken nalburun önünde rulo halinde sergilenen naylon ve muşambaları gördüm. İçeri girip adama: “Dayı ben pansiyonda kalıyorum. Kapı pencere yok. Çok üşüyoruz. Biraz naylon versen de pencereyi kapatsak hayrına.” dedim. Adam: Pansiyonda mı? Oğlum orada bu soğukta nasıl kalıyorsunuz?” Ben de: “Mecburuz. Kalacak yerimiz yok.” dedim.  Adam: “Ne kadar naylon lazım?” “İki metre pencereye, iki de de kapı için verirsen sevaba girersin dayı.” dedim adam beş metre naylonu kesti, katladı, bir avuç çivi ile bir de keseri elime tutuşturdu, “keseri işin bitince geri getir evladım.” diyerek sandalyesine oturdu. Giderken uğradığım marangozdan çıta istedim. Aldığım çıtalarla koşarak pansiyona geldim. Ev arkadaşlarımın mutluluğu görülmeye değerdi. Üçümüz kısa sürede pencereye naylonu çaktık. Çıtalardan da bir kapı yaptık. Yataklarımıza oturup dinlenirken odamızın ısındığını hissettik. Benim keseri geri götürmem gerekti.  Sıcak odamızdan çıkmak istemiyordu canım.  ‘Adam, adama her zaman lazım olur’ düşüncesi ile bir koşuda dükkana vardım. Nalbur masasının üzerine kese kağıtlarında bir şeyler hazırlamış; “oğlum bunları götür yersiniz.” diyerek paketleri elime tutuşturdu. Yolda giderken; “körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz.” sözünü düşünmeden edemedim.Okuldan yoksul öğrenciler için giysi dağıtıyorlardı. Ben de gidip müdür yardımcısından istedim. İki de arkadaşım olduğunu söyledim. Birer pantolon, birer palto verdiler üçümüze de. Eve getirip giydik, bir birimize aynalık yaparak. Cafer’e verilen pantolon cepsiz, patlıcan renginde, İspanyol paça kız pantolonuydu ve Cafer çaresizlikten o pantolonu eskitene kadar giydi. Bizim takılmalarımızdan çok, sevdiği kıza (kızın haberi yoktu, hiç olmadı da) karşı çok mahcup hisseder, bizim alaylarımızı pek umursamazdı.Ben biliyorsunuz öğretmen oldum. Ağabeyim orman mühendisi oldu. Diğer arkadaşımız Cafer ise subay oldu. Albaylıktan emekli oldu. Ben ona hep “komutanım” derim. Dur, albayımı arayayım da seninle konuşsun dedi.  Telefonda albayla epeyce şakalaştıktan sonra; “Albayım bak sana bir eğitimci yazar arkadaşımı vereyim de tanışın.” diyerek telefonu bana uzattı. Ben de Fazıl hocanın anlattıklarından albayı iyi tanıdığımdan(?) kırk yıllık dostmuş gibi konuştuk. Albayın şu sözü hala kulaklarımda: “Ahmet bey biliyor musun? Bize o günleri yaşatan kapitalist sistemi hiç affetmeyeceğim.” Bu günlerde emeklilik yaşamını sürdüren bu insanlar, kuru kavaktan düdük kavlatmayı başaran büyük insanlardı. Başka bir söyleşide buluşmak üzere ayrıldık.

Hakkında Mustafa TEK

Ayrıca bakın

TEFTİŞE GELEN MUHTAR

Sabah okula gittim. Yoklama yaparken; başındaki terliğini sıyırıp eline alan muhtar içeri girdi. Biraz mahcup: …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir