Anasayfa / Köşe Yazarları / SİNEMA’DA YAKALANDIM

SİNEMA’DA YAKALANDIM

Tertiplerim, Tek Mehmet’in, Murtaza emminin çeyrek ekmek arası çamanı (çemen) ile büyüyenlerim. Yufka ekmek içine somun ekmek dürüp yiyenlerim. Gelecek yıl da giysin diye pazardan alınan bol takım elbise içinde kaybolanlarım. Takım elbisesine uymayan, bulduğu kravatı takanlarım. Siyah renkli subay şapkası gibi şapkasıyla çarşıda hocalarını askerce selamlayanlarım. Şapkasının sarı şeridiyle, metal ay yıldızına gözü gibi bakanlarım. “Turudu emmi’nin kahvesinde çay içtim, televizyon izledim.” diye hava atanlarım. Güzün bahçeliklerde çamanın yanına üzüm katarak mönülerini zenginleştirenlerim. Pazar pazarında, mal pazarında su satanlarım. El arabası ile evlere sebze taşıyıp harçlık çıkaranlarım. Tertiplerim, Tek Mehmet’in, Murtaza emminin çeyrek ekmek arası çamanı (çemen) ile büyüyenlerim. Yufka ekmek içine somun ekmek dürüp yiyenlerim. Gelecek yıl da giysin diye pazardan alınan bol takım elbise içinde kaybolanlarım. Takım elbisesine uymayan, bulduğu kravatı takanlarım. Siyah renkli subay şapkası gibi şapkasıyla çarşıda hocalarını askerce selamlayanlarım. Şapkasının sarı şeridiyle, metal ay yıldızına gözü gibi bakanlarım. “Turudu emmi’nin kahvesinde çay içtim, televizyon izledim.” diye hava atanlarım. Güzün bahçeliklerde çamanın yanına üzüm katarak mönülerini zenginleştirenlerim. Pazar pazarında, mal pazarında su satanlarım. El arabası ile evlere sebze taşıyıp harçlık çıkaranlarım.Sarıkaya Lisesi’nin ilk ve sonraki dönem mezunları hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyorum. Türkiye’nin ve Sarıkaya’nın yokluk, yoksulluk yıllarıydı o yıllar. 1970 yılında ortaokula dört sınıf olarak başladık. Yaklaşık yüz elli öğrenciydik. Biz ortaokulu bitirdiğimiz yıl ilçemize lise açıldı. Ortaokuldan sonra liseye devam etme imkanı olmayanlarımız da lise okuma şansı elde ettiler. Köprünün karşısında, söğütlerin altındaki Tek Mehmet’in;  tek katlı üzeri toprakla kaplı, söğüt ağaçlarının gölgesindeki dükkanı bizim uğrak yerimizdi. Çeyrek ekmek çaman 25 kuruştu. Parası olanlar, o tadına doyamadığımız çaman ekmekten her teneffüste alır, yerdi. Daha fazla parası olanlarsa; tahin pekmez, tahin reçel yer, şehriye çorbası içerdi. Benim de şahsen (övünmek gibi olmasın.)  şehriye çorbası ve tahin reçelden bir kaç kez yemişliğim vardır. Büyüyünce öğrendim ki; meğer çaman ne kadar kötü kokarmış, kokusu da on beş gün gitmezmiş! Tuvaletlerden bile kokusu gitmezmiş. Batıdan gelen hocalarımız meğer ne çok koku zulmüne maruz kalmışlar. Biz kokunun farkında değildik lise bitene kadar. Çünkü herkes yiyordu…Bizim kuşak yeni hamamlar yapılana kadar atıl durumda bırakılan, tahta soyunma odalı eski hamamlarda bedava yıkanmanın ayrıcalığını yaşamıştır. O yıl atıl durumda bırakılan tarihi hamamlarda bedavadan yıkanırdık. Ertesi yıl yeni hamamlar yapılıp paralı olunca (bizde de para olmayınca) artık geceleri ‘Uyuz Hamamı’ dediğimiz gölette banyo gereksinimimizi karşılar olmuştuk. Belgeselde gördüğüm(Japonya’da) karla kaplı açık alandaki sıcak suyun içinde soğuktan korunan maymunlar gibi biz de geceleri Uyuz Hamamı’na, karda kışta girerdik. Uyuz Hamamı’nda gündüzleri kadınlar tokaçlarla çamaşır yıkarlar, geceleri ailesinden uzakta talebelik hayatı yaşayan bizler banyomuzu yapardık. Kışın etraf karlarla kaplı, hava sert, ayazlı iken bile sıcak suya girerdik. Soyunurken it gibi titrer, suya girince gayet güzel ısınır, giyinirken karlar üzerine çıkardığımız elbiselerimizi aceleyle giyerken yine aynı şekilde tir tir titrerdik. On metrekarelik göl, otuz santim derinliğe sahipti. Sırt üstü yattığımızda vücudumuzun bir kısmı ayazda kalır, biz de arada bir elimizle sıcak su atarak o bölgeyi ısıtırdık. İyi ki hastalanıp ölmedik. Zira, o yıllarda ilçede doktor yoktu. Sonradan Hasbekli öğretmen Atilla Güler’in küçük kardeşi Hüseyin bey doktorluğunu Baran Caddesi’nde bir göz odada icra etmeye başlamıştı. Biz de;” uyuza yakalandık” der, rapor talebinde bulunurduk. Zaten hepimiz kıran artığı, acı patlıcanı kırağı çalmaz misali insanlardık…Orta birdeyken gece mütalaası diye gece okula giderdik de; karanlıktan yararlanıp, hocalar görmeden nice yaramazlıklar yapardık. Sınıfa girdiğimizde kitapları açıp okuyormuş gibi yapar, teneffüse çıkıp karanlıkta oyun oynamayı dört gözle beklerdik. Mütalaada yaramazlık yaparken yakalanan Rahmi arkadaşımızın, öğretmenimiz (rahmetli) Mutu Mert’in omuzlarından ileri geri sarsarken ceketini omuzdan yırttığına şahit olmuştuk, kıs kıs gülerek. “Fakiri dövme elbisesini yırt, daha çok acı çeker” derler. Rahmi’yi bırakın biz bile hala unutamadık o elim olayı. Zaten kimsenin ikinci bir ceketi yoktu.Yokluk yoksulluk vardı ama ilçede yazlık ve kışlık iki adet sinemamız vardı. Sinemayı belediye başkanlığı da yapmış olan Burun kışla köyünden Ömer Kunt işletirdi. En sevdiğimiz şey sinemada film izlemekti. O günlerin meşhur kadın ve erkek sinema oyuncularının adlarını ezbere bilirdik. Yazılıda onların adları ve filmleri sorulsaydı herkes on alırdı. Çok sevmemize rağmen sinemaya gitmemiz yasaktı ve yakalananlar şiddetli cezalara çarptırılırlardı. Yasağa rağbet çok olurmuş biz de kaçak göçek sinemaya giderdik. Yazlık sinemayı söğütlerin üzerine çıkarak izlemeye çalışırdık. Yazlık sinemanın tabanı çimlerle kaplıydı ve ay çekirdeği kabuklarından çimler gözükmez olurdu.O yıllarda okula gidenlerden haysiyet divanı başkanı Kır Ali’yi hatırlamayan ve ona sinemada yakalanmayan yoktur sanırım. Onlardan biri de bendim. Zevkle Ömer Ağa’nın kışlık sinemasında film izlerken baktım arkamda Kır Ali var. Arkamda o sert okul müdürümüz Turan bey olsa bu kadar korkmazdım. Film izleme o andan sonra eziyete dönüştü benim için. Bir yandan da ‘ben nasıl olsa küçük sınıftayım, silik de birisiyim Ali beni tanımaz’ diye kendimi teselli ediyorum. Ertesi gün akşam dağılırken toplandığımız lise merdivenlerinden o sert müdür göründü. Sesler şak diye kesildi. Musluktan damlayan damlaların sesi kaldı, çıt çıkmıyor. Müdür, Kır Ali’nin verdiği listeyi okudu. Eyvahlar olsun ben de varım! Yirmiye yakın öğrenci çıktık karşıya. Müdür:” Bu karşıda gördüğünüz vatan hainleri! Ders çalışmak yerine sinemaya gitmişler. Bunlardan vatana millete bir hayır gelmez. Bunlar ibreti alem için disipline verilerek en ağır cezaya çarptırılacaklardır!” dedi. Bizim başlar öne eğilmiş, askerin, polisin yakaladığı teröristler gibiyiz, utanç içindeyiz. Disiplinden gelecek en ağır cezaya razıyız da müdürün o acımasız dayağı asıl bizi düşündüren. Okul dağıldı. O sırada yanıma yaklaşıp, “babayı yedin Ahmet!” diyen kalabalığın arasına karıştım, gittim. Yarım metrelik taş duvarın arkasına saklandım. Katillerin cinayet mahallini terk edememesi gibi ben de gidemedim. Duvarın arkasına sinerek İzledim. Sinemada yakalanan yirmi arkadaşa dışarıda öyle bir dayak attı ki sormayın izlemesi bile beni mahvetti.Acı tatlı hatıralar hepimizin kişiliğinde olumlu olumsuz etkiler bırakarak belleklerimizde yerlerini aldılar. Aradan elli yıl geçince acı hatıralar bile özlemle anılan tatlı hatıralara dönüştü. Bizden sonra öğrenim gören, yaşayan gençlerin de benzer hatıraları yaşadıkları, yaşamaya devam edecekleri aşikardır. İçindeyken bizleri sıkan, başka yörelere gitme isteği ile içimizi tutuşturan ilçemiz, yıllar geçince özlemle hatırlanan şirin bir yöre haline geldi.

Hakkında Mustafa TEK

Ayrıca bakın

BUZDOLABI
KONUŞUNCA

Covit-19 salgını başladığından beri günlük yazmaya başladım. Bu günlüklerimden bir çoğunu Facebook’ta paylaştım. İşte o …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir