Geçtiğimiz yaz çok sıcak geçti. Daha önce yaptığım bir haftalık Budapeşte turunu saymazsam yaz boyunca bunaltıcı sıcakla mücadele ettim. Ağustosun son haftası oldu hâlâ Balkanlardan soğuk ve yağışlı hava gelmedi. Baktım o gelmiyor; gurur yapmayım ben gideyim, dedim. Bir de sık sık köşeme konuk olan, Balkanlarda yetişmiş; şair, yazar ve sanatçıların beslendiği coğrafyayı merek etiğim için gittim.
Biraz araştırmanın ardından plan yaptım. Belgrad’a uçakla gidip geze geze Üsküp’e geleyim. Üsküp’ten de otobüsle Bursa’ya döneyim. Belki gelirken serin ve yağışlı havayı da getirir Türkiye’yi kurtarırım.
İstanbul Sabiha Gökçen Havaalanı’ndan sabah altıda uçağa bindim. Erken ve geç saatlerde, kuş uçmaz kervan geçmez hava alanlarına alınan biletler ucuz oluyor. Gönül kârda gezer demiş atalar. Parası bol olanlar sabahın tatlı uykusunu alıp, saat ona doğru kahvaltısını yapıp, on ikiye doğru kalkan uçağa pahalı biniyor. Adamın parası var biner tabii. Bizde yoksa biz insan değil miyiz, gezmeyelim mi yani? Gezelim tabi ki.
Yan koltukta genç karı koca var. Onlarla konuşmaya başladım. Konuşmaktaki amacım: Konuşurken söyleyeceğim sözlere odaklanıp uçak korkumu yenmekti. Onların çalışan öğretmen olmaları, ortak yönlerimizin olması söylemişimize daha bir tat kattı. Benim tek başıma gezmek için yola çıktığımı öğrenen öğretmen hanım saygısından mı, bu yaşta yollarda telef olacağımı düşünüp acıdığından mı bilemedim;
“Hocam, inişte bir yere gitmeyin de tur rehberiyle konuşayım bizim turla gezin.” önerisinde bulundu. Hiç düşünmemiştim. Onu kırmamak adına “olur” dedim.
Uçak Belgrat’a indi. Valiz alımı falan derken serin havalı, bol ormanlı balkan topraklarına ayakbastım.
Rehberle konuşan karıkoca öğretmenler gülümseyerek yanıma geldiler;
“Hocam gözünüz aydın rehber otobüs şoförüyle konuşmuş. Otobüste çok boş yer varmış. Yüz EURO verirse bizimle gelebilir, demiş.”
“Olur. Geleyim. Zaten hesaplamıştım; gezerken bineceğim otobüs, taksi ve tren ücretleri toplamı ondan fazla tutuyordu.” Kalacakları otellerde yer olmazsa yakında olan otellerde uyuyup sabah onlara katılacaktım.
Otobüs bizi Belgrad’a getirdi. Belgrad, Tuna ve Sava nehirlerinin birleştiği yerde kurulmuş şirin bir kent. Rehberle Kalemegdan Kalesi ve Parkı’nı, Aziz Sava Katedrali’ni, Mihailova Caddesi’ni, Bohem Mahallesi’ni, Nikola Tesla Müzesi’ni, Cumhuriyet Meydanı’nı, Zemun Bölgesi’ni gezdik.
Bizi üç saat serbest bıraktı o arada kalacakları otelde bir oda ayarladım.
Grup otelin vereceği yemekleri yerken ben dışarıda meşhur yemeği olan, pide arasında köfte olan ‘Cevapi’ yedim.
Sabah açık büfe kahvaltıdan sonra Bosna’ya doğru yola çıktık. Bol ormanlı yollarda seyahat etmek güzeldi. Otobüs yemek molasının ardından biraz gitti gitmedi arızalandı. Yoldan geçen bir tır şoförü otobüsün altına girip tamir etti. Yine yola çıktık. On dakika sonra yine arızalandı. Tamirci çağırdılar. Bir saat daha tamir edilmesini bekledik.250 Euro’ya tamir edildi. Yola çıktık. Rehber bu gecikmeden dolayı özür diledi ve firma sahibinin Boşnak böreği ile ekstra olan bir köye ve kanyona ücretsiz götürüleceğimizi söylemiş.
Saat 19.00 ‘da Bosna’ya varabildik. Bosna’nın gecesini gördük. Yine onların konaklayacağı otelde yer buldum.
Sabah kahvaltıdan sonra bir Sırp’ın Avusturya – Macaristan veliahdını öldürdüğü, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasına neden olduğu sokağı, Osmanlıdan kalan eserleri, Savaştan sonra hiç sönmeyen ateşi ve modern Bosna’yı gezdik, gördük.
Otobüs sabah yine arızalanınca başka bir otobüsle değiştirdiler. Bize mağduriyet yaşattıkları için Boşnak Böreği ikram ettiler. Bosna’da ekstra olan Poçitel Köyüne ve kanyona bedava götürdüler. Ekstralara bedava gitmenin de tadına doyulmuyormuş.
Boşnakların böreği gibi kulpsuz fincanda kahvesi de meşhurmuş. Bir de öfkesi. Oralı bir genç adamla konuştum; “Bosna halkı tembel ve sinirlidir. Çoğu insan kışı geçirecek para kazandı mı, iş yerini kapatır gider.”
Tabanında yıldız olan fincanların kulpsuz olmasının sebebi iki rivayete dayandırılıyor; birincisi: Sırplar kulplu fincanda kahve içerlermiş. Ve haliyle 3 parmaklarını kullanarak teslis inancını (baba oğul, kutsal ruh) yaşatmak isterlermiş. Boşnakların kulpsuz bardakta, beş parmağı da kullanarak kahve içmesi ise İslam’ın 5 şartıyla ilişkiliymiş. İkicisi: Kahve fincanı kulpsuz olduğundan baş ve işaret parmaklarının arasına alarak tutmak zorunda kalınır ki bu bir hilal meydana getiriyor fincanın ortasındaki yıldızla Türk bayrağı oluşuyormuş.
Bosna’daki gezi bitince öğleye doğru Mostar’a gittik. Mostar’ın geniş ve uzun caddesine otobüsü park ettiler. Etrafı izleyip yürüyerek Mostar Köprüsü’ne vardık. Tam da köprüden atlayacak bir genç için para topluyorlarmış. Anıtkabir’e gidip askerlerin nöbet değişimine den gelmek gibi bir şey oldu. İçimiz mutlulukla doldu. Bosna Neretva Nehri üzerinde bulunan; yirmi dört metre yüksekliğinde, otuz metre uzunluğunda, dört metre genişliğinde olan bu köprünün tarihi öneminin dışında bir de şöyle bir öyküsü varmış:
Boşnak gençleri arasında evlenmelerinden hemen önce kendilerini ispatlamak isteyen damat adaylarının cesaretlerini nişanlılarına göstermek için atladıkları bir platform haline gelmiş.
Şimdilerde gençler için bir geçim kaynağına dönüşmüş. Elli, yüz EURO para karşılığında köprüden atlıyorlarmış. Yeterli para toplanamadığı için atlayış gerçekleşmedi. Biz de paraya kıyıp eksiğini tamamlayamadık. Zaten bu gezide otobüs arızaları yüzünden mağdur olmuştuk bir de cebimizden para verip ikinci bir mağduriyeti kaldıramazdık…
ahmet.kocak16@hotmail.com