…Mostar’da ve bir köyde gezerken etrafa bakmaktan çok yerdeki taşlara bakarak (Anıtkabir yolu gibi) gezince sarışın genç rehbere;
“Neden bu şekilsiz taşları döşemişler? İnsan önüne bakarak yürümek zorunda kalıyor:” diye sordum. Rehber:
“Bu taşlar Osmanlı zamanından kalmadır. Osmanlı nehirden toplattığı bu taşları bile bile böyle döşetmiş ki, kızlar kırıtarak, cilveli yürüyüp etrafa bakarak gezemesin, genç erkekleri cezbetmesin, önüne bakarak yürüsün diye” Türkiye’de de döşetsek de nüfus biraz azalsa iyi olur. Gerçi ekonomik zorluklar yüzünden, telefona bakmaktan genç kızlar, genç erkekler zaten etrafa bakamıyor ya, neyse…
Ertesi gün sağlam otobüsümüzle sokakları dar, meydanları geniş Kotor’a gittik. Kotor, Karadağ’ın deniz kıyısında ki en güzel şehirlerin den biriymiş. Kenti çevreleyen Ortaçağ’dan kalma duvarları, evleri iyi korunmuş. Sürekli yağan yağmur altında gezilecek en güzel kenti ağız tadıyla gezemedik.
Ardından gittiğimiz Budva’da açan güneşle denize girdik. Akdeniz, Ege, Marmara, Karadeniz, Kızıldeniz’den sonra Adriyatik Denizi’ne girip yüzmek de nasip oldu. Şezlong kirası on Euro olunca kumlara uzandık tabii. Budva Kalesini, Sveti Stefan Adası’nı, kent müzesini, Santa Maria del Punta Kilisesi’ni gezdik.
Oradan Arnavutluk’un başkenti Tiran’a geçtik. Arnavutluk, Enver Halil Hoca’nın 1941’den 1985’te ölümüne kadar yönettiği ülkedir. Ortaokul yıllarında radyodan sık sık adını duyduğum Enver Hoca’yı derin bir hoca olarak düşünürdüm. Avrupa’nın ortasında Müslüman bir ülkenin lideri olduğu için onunla hep gurur duyardım. Yaş büyüyüp bilgiler artmaya başlayınca, Enver Hoca’nın benim bildiğim hocalardan değil, komünist bir politikacı olduğunu öğrenince hayal kırıklığı yaşamıştım. Zihnimde çağrışımla oluşan bilgilere güvenmemeyi o zamanlarda öğrendim. Osmanlı yönetiminde uzun yıllar kalınca adı da Osmanlı’dan kalmış. Bektaşi bir aileden geldiği de söylentiler arasında.
Arnavutluk’a gidilir de Arnavut ciğeri yenilmez mi; hem de Arnavut biberi eşliğinde. Geniş meydandaki İskender Bey heykelini, saat kulesiyle aynı dönemde yapıldığı söylenen Ethem Bey Camii’ni gezdik. Rehber bir otelin önüne gelince;
“Futbol takımımız maç yapmak için buraya gelir ve bu otelde kalır. Tiran halkı otelin etrafında sabaha kadar gürültü yapar onları uyutmaz. Daha sonra onlar da İstanbul’a gelirler. Bu olaydan haberi olan taraftarlar kalacakları otele gelip gürültü yapacaklardır ancak Tiran takımı arka kapıdan başka bir otele götürülmüşlerdir.” diye özetleyeceğim ilginç bir olay anlattı. Futbolla hiç ilgim olmadığı için bu konuda bilgim yoktu. Bilgi iyidir, gün gelir gerekli olabilir. İyi oldu böylece futbolla da on dakikalığına ilgilenmiş oldum.
Oradan Makedonya kenti Orhid’e geçtik. Göl kenarında göl balığı yiyeceğiz. Bizde olduğu gibi önden salata getirdiler. Salataları balıkla yeriz diye hiç birimiz yemedik. Rehber lavaboya gitmişti. On beş dakika bekledik. Balıklar gelmeyince rehbere durumu arz ettik.
“Salataları bitirmenizi bekliyorlar. Burada salatalar bitmeden yemek servis edilmez” demesin mi? Ellerde ne adetler var? Başladık aç karna, alelacele salataları kaşıklamaya. Sinoplu, özel bir şirkette çalışan Bülent’in salatasından cam kırıkları çıktı. Başka birinin yemeğinden cam kırığı çıktı. Televizyondan izlemiştim; adamın biri kıtır kıtır çay bardağı yiyordu. Bunlar bizi o adam gibi sandı galiba. Yemeğinden cam kırıkları çıkanlar garsonları çağırıp şikâyet ettiler ama kimsenin kılı kıpırdamadı, özür bile dilemediler.
Yemekten sonra ortalık hareketlendi; canlı müzikler çalmaya başladı. Biz geldik diye yaptıklarını sandık. Ne turist sever bir ülkeymiş bu Makedonlar… Garsonlar isteyenlere içki dağıtmaya başladı. Turistlere ne kadar da özen gösteriyorlar, diye düşünürken Makedon Gecesi’ne denk gelmiş olduğumuzu anladık. Viski servisi yapan garsonun ayağı takıldı tepsideki viskiler olduğu gibi Bülent’in üzerine döküldü? Cam kırığı şokunu atlatamayan Bülent, ikinci şokunu yaşadı. Döken garson kız kahkahalarla gülmeye başladı. Kız gülmesini durduramayınca koşarak uzaklaştı. Hiçbir mahcubiyet duymamış, yardımcı olamaya çalışmamıştı. Ne olduğunu anlamayan Bülent önce ellerindeki kokteyl haline gelen içkileri yaladı, ardından da tişörtünü çıkarıp bardaklara iyice sıktı. Yarım bardağa yakın karışık içki oldu. Başladı içmeye. Ne yapsın olan olmuştu ve tadını çıkarmalıydı. Turdakiler de bir yandan haline gülerken diğer yandan Bülent’e mendil yetiştirmeye uğraşıyorlardı. Garsonlar uzaktan gülüyor, ne özür diliyor ne de temizlemek için geliyorlardı. Belki de onlarda; üzerine içki dökülene gülünür; temizlenmesi için yardımcı olunmaz, mahcup olunmaz, başına talih kuşu konmuş görülür gibi bir adet de olabilir.
Turdaşlardan bir kadın ayağa kalktı;
“ Sevgili Bülent, otobüsün arıza yapması, tabağından cam kırıklarının çıkması en son üzerine içki dökülmesi gösteriyor ki, sende bir uğursuzluk var ve biz senin yüzünden talihsizlikler yaşadık. Sana bir hocanın telefonunu vereyim Türkiye’ye gidince onu ziyaret et seni bir güzel okuyup üflesin.”
“Olur abla” diye yanıtladı Bülent.
Geceyi otelde geçirdik Kahvaltının ardından Üsküp’e doğru yola çıktık. Otobüs yolcularını hava alanına bıraktı. Onları yolcu ettikten sonra ben de bulduğum ilk otobüsle Bursa’ya döndüm.
ahmet.kocak16@hotmail.com