İlkokullar; binası, bahçesi, öğretmenleri, öğrencileri ile temelimizin atıldığı yerlerdir. Temel sağlam ise sonradan devam edilen okullar o temel üzerine gelişir. Okuma yazma, basit hesaplar, toplumsal yaşamda uymamız gereken kurallar, merak edileni araştırarak öğrenme, oyunlarla edindiğimiz ekip halinde çalışma vb. kavramlar ilkokullarda gelişir.
Bilinçli, özveriyle çalışan bir öğretmene denk gelmek ise bu kavramları erkenden almamızı sağlar, pekiştirir, eğitim yaşamımıza, yaşamımıza başarı olarak yansır. Mesleğini sevmeyen, bezgin; ataması hayalindeki okula yapılıncaya kadar oyalanan, şiddet uygulayan bir öğretmene denk gelmek ise çocuk için yıkım olur, sorunlu bireyler olarak toplumda yer alırlar. Bu insanları sosyal medyada yazım hatalarıyla dolu; cahil, öfkeli, mantıksız, hoşgörüden yoksun paylaşımları ile görebilirsiniz.
Okuduğum ilkokulun perişan haldeki resimlerini görünce yazmaya karar verdim. Ölmüş olan okulum bana kaybettiğim bir yakınıma duyduğum acı gibi bir acı verdi. Köy okulları acımasız doğanın önüne atılmış, ilgisizlikle işe yaramaz harabelere dönmüştür.
Devamlı alışveriş yaptığım bir hırdavatçı var. Bozulan kapı kilidi, batarya benzeri şeylerin aynısını almak için söker yanımda götürürüm. Hırdavatçı gereci eline alır:
“Bunu atmayalım. Milli servettir. Ne emeklerle yapılmıştır. Dur bakalım tamiri mümkün mü?” der çoğunlukla tamir eder. Köylülerin de anılarına yer alan, milli servet olan bu binalar bakılarak, onarılarak köyün ortak kullanımına sunulabilirdi. Konuk evi, muhtarlık, tarım işçilerinin bedava konaklayacağı barınak, ürünleri saklamak için depo olarak kullanılabilirdi. İleride öğretmen atanıncaya kadar sağlam kalabilirdi. Çoğu öyle yıpranmış ki yıkmaktan başka çare kalmamış. Çok acı değil mi?
Ağacın yaşken eğildiği şekil verilebildiği gibi bizim de kişiliğimizin geliştiği yerdi ilkokullarımız. İyi ve kötüyü ayırt etmeyi, arkadaşlık kurmayı; başarının ödüllendirildiği, başarısızlıkların kamçıladığı, büyüyünce şunu bunu olacağımızı düşündüren yerlerdi. İyi öğretmenlere özenerek iyi, kötü öğretmenlere özenerek kötü insanlar olduğumuz yerlerdi.
Kötü öğretmen olmaz dediğinizi duyar gibiyim. Öğrenciliğimde yüzlerce, öğretmenliğimde binlerce öğretmen gördüğüm için yüzde bir de olsa kötü öğretmenlerle karşılaştığım için yazdım. Keşke onları sınıflardan çekilip masa başında çalıştırsalar ne güzel olurdu. Ehliyetsiz öğretmenler yüzünden eğitim çarkının dışına atılmış o kadar insan var ki?
Okulum harabe halinde ama bahçesi ve taş duvarı çocukluğumdaki gibi duruyor. Baharın bahçesinde çimler, madımaklar çeşitli çiçekler açardı. Yine açmış. On santim boyunda çimler ve çiçeklerin yumuşaklığında düşe kalka oyunlar oynardık. Birdirbir, uzuneşek, güvercin taklası, çömlek parçalarıyla dalye, beştaş, bezden topla istop, futbol; misket dediğimiz renk renk bilyelerle, cevizlerle oynardık.
Elektriği olmayan gaz lambalarının soluk ışığıyla aydınlanan akşamlarda evlerimizin içinde, ahırlarda, evimizin etrafında saklambaç, körebe oynardık ki tadına doyulmazdı. Benim en çok korku ve heyecan duyduğum oyun “tütüncü” oyunuydu. Zifiri karanlıkta saklambacın tüm köy içinde oynananıydı. İki ekipten biri köyün içine saklanır diğer ekip onları arardı. Saklanan heyecanlı, arayan heyecanlı…
Eminim siz de benim gibi o yaşlarda oynadığınız oyunlardan aldığınız zevki bir daha hiçbir oyundan alamadınız. Öyle zevkliydi.
1984 yılında okul binası olmayan bir köyde; toprak damlı bir evi okul yapıp çalışmaya başlamıştım. Yukarıdan topraklar kafama ve sınıf defterine dökülürdü. Zemin de topraktı. Çocuklar sulayarak süpürürdü.
İlçeye hemşerim bir kaymakam gelmişti. Hoş geldiniz, demek için ziyaretine gittim. Çok ilgilendi. Söyleşirken; okulumu, köy yolundaki köprüsü olmayan nehirden kışın soyunup geçişimi anlattım. “Bu çağda böyle şeyler de yaşanıyor muymuş?” diye çok şaşırdı. Ankara’da doğup büyümüş. Babası bir bakanlıkta odacı imiş. Atatürk Cumhuriyetinin eğitimde eşitlik fırsatından yararlanarak okumuş, kaymakam olmuş. Dilekçe yazmamı istedi. Yazdım. Baharda okul inşaatı da köprü inşaatı da başlamıştı. Yaz tatilinde tayinim çıkmıştı. İlişik kesmek, eşyalarımı almak için geldiğimde köprü de okul ve öğretmen lojmanı da yapılmış bitmişti. Lojmanında bir gün kalamadan, okulda bir gün ders yapamadan ayrılmıştım.
Kırk yıl sonra yolum düştü o güzelim okulu ve lojmanı ziyaret ettim. Geniş bahçesinde ne öğretmenin sesi, ne de çocukların cıvıltısı vardı. Okul ve lojman uzun yıllar öğretmensiz kalmış, kaderine terk edilmişti. Sacları rüzgârla uçan, pencereleri, kapıları yağmurla çürüyen okulun ve lojmanın sıvaları dökülmüş, adeta ölmüştü. Doğumuna tanık olduğum okulun kırk yıl sonra öldüğünü görmek bana çok üzüntü verdi.
Son yıllarda köy okulları onarılıp açılmaya başlandı. Dersliklerinde öğretmen sesleri, bahçelerince çocuk cıvıltıları duyulmaya başlandı. Bu güzel, sevindirici bir gelişmedir.
İlkokulum Yozgat/Sarıkaya İlçesine bağlı -o zaman nahiye olan- Hasbek İlkokulu’ydu. Öğretmenlerim; üçüncü sınıfa kadar okutan Cevdet Erdoğan, dört ve beşinci sınıfı okutan Mustafa Kızıl’dı. Eminim onlar da uzun yıllar görev yaptıkları okulun son halini görseler çok üzülürlerdi. Öğretmen ve yazar olmamın temelini atan bu iki değerli öğretmeni saygıyla anıyorum.
Ulu önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK:
“Okul sayesinde, okulun vereceği bilim ve fen sayesindedir ki Türk milleti, Türk sanatı, Türk ekonomisi, Türk şiir ve edebiyatı bütün güzellikleriyle gelişir.”
Ahmet KOÇAK