Yazı Dizisi
Kıbrıs Barış Harekâtından sonra uygulanan ambargoda çocukluğunu, 12 Eylül askeri darbesinde gençliğini yaşayan biri olarak çok yokluk yoksulluk çektim tüm yaşıtlarım gibi. Kursak kavurgasını istermiş derler bizim orada; kebap yemeye gücüm olsa da canım hep bulgur pilavı yanında pezik (dal) turşusu çeker. Hele on on beş kuru yufkanın üzerine sulu bulgur pilavı dökülür ya, yemeye doyum olmaz. Yanında dal turşusu varsa değmeyin keyfime. Şeker pancarı alındıktan sonra yaprakları hayvan yemi, gübre olarak tarlada bırakılır. Yeşil yapraklar sıyrıldıktan sonra kalan daldan yapılan bir turşudur pezik turşusu. İçine birkaç sarımsak, varsa acı sivri biber kondu mu bedavadan turşu elde edilmiş olur.
Bahara doğru pezik turşusu bitmiş, yoksullar vitaminsiz kalmışlardır. Bu durumda imdada harman yerlerinde yetişen madımaklar, tarlalarda yetişen yemlikler ve yağmurdan sonra çıkan mantarlar yetişir. Doğanın armağanıdır. Hepsi bedavadır. Önüne önlüğünü takan yoksul kadınlar madımak devşirmeye çıkarlar harmanlara. Madımak yoksulun bedava ıspanağıdır. Ispanak yiyen Temel’in pazıları kaz yumurtası gibi şişer de Yozgatlının pazıları şişmez mi? Şişer elbette.
Bursa’da Bit Pazarına gittim. Severek ziyaret ettiğim yerlerdendir. Bu sevgi de yoksulluk yıllarımdan kalmadır. Aklınıza gelebilecek her şey vardır ve çok ucuzdur.
Kadın giysilerinin satıldığı yerde kadınların arasında altmışında gösteren bir adam dikkatimi çekti. Entarileri, kazakları, tişörtleri seçip bir yana ayırıyordu. Çokça giysi seçtikten sonra satıcıyla pazarlığa tutuştu. Tanesini beş, on liraya aldığı giysileri iki poşete doldurdu. Giderken kolundan tuttum:
“Ne yapacaksın bu kadar kadın giysisini? Çok kadınla mı evlisin?” diye sordum.
“Yok” dedi devam etti: “Hiç evlenmedim.”
“Ya neden aldın?”
“Ben bohçacılık yaparım köylerde. Hanı Bohçacı bacılar olur ya, ben de bohçacı dayıyım.” diye yanıtladı. İlgimi çekti;
“Gel sana bir çay ısmarlayayım” dedim kabul etti. Çaylarımıza yudumlarken:
“Adın nedir?”
“Rıdvan”
“Rıdvan şimdi anlat bakalım; nerden gelip nereye gidersin, in misin cin misin?”
“Sizi sıkmazsam severek anlatırım. Aslen Kastamonuluyum. Kastamonu’nun küçük bir köyünde yaşarım. Bu giysileri bizim yörenin köylerinde satmak için aldım.”
“Çok güzel! E bunlar kullanılmış ve kirlidir. Temizleyip, ütüleyip satıyorsundur sanırım?”
“Evet. Evde yıkarım hepsini. Gitmeden toptancılardan modası geçmiş hafif kusurlu giysiler de alırım. Bizim yöre insanı için fark etmez alır giyerler.”
“Şimdi senin ne çok anın vardır. Neyle taşıyorsun?”
“Çok var anım tabii. Atıma yükler köy köy gezer satarım. Bitirince bir hafta dinlenir şehirlere gelirim tekrar. Daha çok İstanbul’a giderim. Bu kez hem Bursa’yı görmek hem de alışveriş yapmak için geldim.
Yalnız yaşıyorum. Sahipsizdim hiç evlenmedim. Varsılın gerim gerim gerindiği, yoksulun büzüm büzüm büzüldüğü dünyaya yoksul çocuklar getirmediğim için mutluyum. Babam çerçi idi. Ağabeyimle köylerde buğday, yumurta, peynir karşılığında üzüm, leblebi, keçiboynuzu gibi şeyler satarlardı. Bir kış günü ağabeyim hastalandı öldü. Annem ben küçükken ölmüştü. Babamla bir başımıza kaldık. Yokluk yoksulluk bir bir öldürüyordu aile fertlerini. Ben askerden döndüğümde babam da vefat edince tek başıma kala kaldım.
Tarla, bağ bahçe de olmayınca ben de baba mesleğini bir süre devam ettirdim. Pek satış yapamıyordum. Köylüler acır bana yiyecek verirlerdi. Araba eskiydi. Bir yıl sonra kullanılmaz hale gelince iki atla kaldım.
Köyün birinde bir adam kadın giysileri satarmış köylerde. Bana da verdi. “Bunları sat kârı bölüşelim” dedi. Bir süre köy köy gezerek sattım. Yarısı ona gidince bana pek bir şey kalmıyordu. Bu fikir hoşuma gitti. Giysiler kuruyemiş kadar ağır değildi. Atla giysi kolay taşınıyordu. Kendim şehirlere gidip giysiler aldım köylerde satmaya başladım. Gittikçe gözüm açıldı; moda olan, paketli, yeni giysiler yerine bitpazarlarından aldıklarımı, kusurlu olanları satmaya başlayınca daha iyi para kazanmaya başladım. Atın biri öldü. Bir süre sonra diğeri de ölünce temelli ortada kaldım.”
“Gel şu karşıki lokantaya gidelim yemek yiyelim. Ben acıktım. Sana da ısmarlayayım.” dedim. Kabul etti. Tezgâhta dizili yemeklere, dönere baktık oturduk. Garsona:
“Bana bir çorba ver yeter” dedi.
“Bak etli, sulu yemekler, döner, İskender kebap var. Onlardan ye Rıdvan” dedim.
“Yok. Sağ ol. Ben çorba içeyim yeter. Sizi masrafa sokamayayım.” dedi. Garsona döndüm:
“Bize birer mercimek çorbası arkasından da birer İskender getirir misin?” dedim.
Çorbayı bolca ekmekle yediğini görünce;
“Rıdvan ekmeği az ye. Birazdan gelecek yemeğe yer kalsın.” dedim. Biraz sonra üzeri döner, közlenmiş biber ve domates kaplı, bir kenarında yoğurt olan kebaplar geldi. Üzerine kaynar, köpük köpük tereyağı gezdirdi garson. Yine ekmekle yediğini görünce;
“Rıdvan, etlerin altında et suyuyla ıslatılmış pide var. Ekmekle yersen o nefis pidelere yer kalmaz.” dedim ve devam ettim:
“Rıdvan sen öyle yapınca bir fıkra geldi aklıma. Anlatayım mı?”
“Anlat beyim.” (Devam edecek)
ahmet.kocak16@hotmail.com