“Bir dergi, kolay kolay unutulmayacak bir gazetecilik başarısı sergiledi. Sokaktaki vatandaşın, bilinmez bir otoritenin buyruklarına karşı gösterdiği uyum ve tepkileri ölçtü. Bir tiyatro sanatçısına siyah bir pardösü giydirildi. Eline bir de megafon verildi. Sanatçı ile dergi ekibi başladılar kentte dolaşmaya. Önce Yeni Cami’nin arkasındaki parka gittiler. Hava güneşliydi. Banklarda insanlar oturuyordu. Tiyatrocu megafonla bağırarak sert bir komut verdi:
“Derhal ayağa kalkın !”
İtirazsız sessiz kurulmuş robotlar gibi herkes hemen ayağa kalktı. Eminönü iskelesinde başka bir komut:
“Herkes hemen yere çöksün!”
İskelede kim varsa hemen yere çöktü. Beyoğlu’nda başka bir komut:
“Herkes sıraya girsin, sayım var!” Herkes hemen sıraya girdi. Mecidiyeköy’de bir duvar dibinde başka bir komut patladı:
“Herkes elleriyle duvara yapışsın, ölçüm var!” Herkes elleriyle duvara yapıştı. Bir fabrika kapısında işçilere komut verildi:
“İçeri girerken herkes şu kâğıda parmak bassın!” İşçiler parmak basarak girdiler fabrikaya…
Beyaz önlükle lastik eldivenler giymiş bir hanım gazeteci, fabrikanın içindeki kadın işçilere de değişik bir komut verdi:
“Herkes soyunsun, bekâret muayenesi yapılacak” Kadın işçiler soyunmaya başladılar.
Buna karşılık Boğaz iskelesinden birinde, vapurdan çıkanlara komut vermediler, kibarca ricada bulundular:
“Film çekiyoruz, lütfen bir dakika durur musunuz?” RİCAYI KİMSE DİNLEMEDİ.”(Alıntı)
Bu yazı çok ilgimi çekti. Ben böyle bir uygulama yapmadım, ama halkımızın emirler karşısında emir kulu durumuna geçtiğini kendi yaşantımdan biliyorum.
Bu durum, ilkokuldan başlayarak asker gibi yetiştirilmemizden kaynaklanıyor olabilir. Asker ruhlu bir millet oluşumuza bağlayanlar vardır.
Askerdeyken komutanlar her sabah yemekhane çevresinde çevre temizliği yaptırırlardı. Yükseköğrenim görmüşlerden oluşan bölüğümüzde kimse karşı çıkmaz; zoraki temizliğe katılır, yerdeki hiçbir şeyi de almazdı. Emre karşı gelen bir kişi oldu.
“Komutanım maruzatımı mazur görün; biz neden her sabah çevre temizliği yapıyoruz?” diye sorunca komutan:
“Oğlum bin yıllık talimnameye uyuyoruz. Talimname kanla yazılmıştır. Bölükte tek kafası çalışan sen misin? Bölük yemekhaneye marş marş! Sen öğleye kadar çevreyi temizleyeceksin. Yerde bir çöp görürsem sen o zaman görürsün!” demişti. Gel de karşı çık…
12 Eylül darbesinden sonra görev yaptığım köye gittim. Diğer öğretmen arkadaşla tek odada kalıyorduk. Bir akşam muhtar, imam, birkaç köylü otururken kapı serçe açıldı. İçeri uzun boylu bir adam girdi.
“Ayağa kalkın!” diye kendi evimizde emir verdi. Neler olduğunu anlama bocalaması içinde geciktiğimizi görünce;
“Kalkın lan!” diye bağırdı. Belinden tabancasını çıkarıp havaya kaldırdı. Alçak tahta tavana değen namlunun sesini duyunca hemen ayağa kalktık. Hazır ol vaziyetine geçtik. Odanın ışığının vurduğu dışarıda tüfekli askerleri görünce biraz rahatladık.
“Ben yüzbaşı bilmem kim.” Diye kendini tanıttıktan sonra askerlere; “ Her tarafı arayın.” diye askerlere emir verdi. Tüfeklerin namlularıyla aramalarına, yatağı yorganı dağıtmalarına karşı çıkamadık. Karşı çıksaydık tüfeğin dipçiği ile tanışabilirdik.
Bir de devlet büyüklerine saygı var. Amerika başkanı Obama parkta gezintiye çıkmıştı. Parkta insanlar bacak bacak üstüne atmış şekilde oturuyorlardı. Başkanı görseler de istiflerini bozmamışlardı. Başkan ayağa kalkıp saygı duruşunda bulunmamalarına aldırış etmemişti. Videoyu izleyince ben aldırış etmiş, ne saygısız insanlar, diye düşünmüştüm.
Bizde parkta otururken, kahvede oyun oynarken bir devlet adamıyla karşılaşınca genelde yağa kalkılır, ceketler iliklenir, saygı gösterilir. Cumhurbaşkanının geçeceği çevre önceden temizlenir, saygısızlık yapma kuşkusu olan insanlar o bölgeden uzaklaştırılır. Bu daha çok güvenlik nedeniyle yapılır.
Bu saygının temeli, sınıfa giren öğretmene saygı icabı ayağa kalkmak, söylediklerini yapmak, yolda karşılaşılan öğretmene ve ya okul yöneticilerine ceket iliklenerek saygıyla selam vermekle atılıyor.
Bu saygı yönetenlerin işlerini kolaylaştıran bir durum oluşturuyor. Vatandaşa ne kadar kötülük etse saygıdan dolayı karşı gelememe sonucunu doğuruyor ve onlar da işlerini rahat rahat görebiliyorlar. Yönetici yanlış yapıyorsa karşı çıkmak gerekli değil midir? Burada bir yanlışlık var.
Gaziantep İl Milli Eğitim Müdürü öğretmenleri bir salonda topladı:
“Arkadaşlar, geçenlerde vali beyle öğretmenevini ziyaret ettik. Biz geçerken öğretmen arkadaşlar oyun oynamaya devam ediyor, dinlenenler ise koltuklarda bacak bacak üstüne atarak oturmaya devam ediyordu. Sizin yerinize ben utandım. Yerin dibine geçtim. Bir de öğretmen olacaksınız. Bundan sonra görürsem affetmem, soruşturma açarım.” demiş, bine yakın öğretmenden ses çıkmamıştı. Bir öğretmen el kaldırıp söz istedi;
“Müdür bey, öğretmenevi bizim dinlenme yerimizdir. Vali bey de siz de her geliş, geçişinizde ayağa kalkmak zorunda değiliz. Biz hacı yatmaz mıyız gelene gidene ayağa kalkalım. Gelmeyiniz efendim.” Böyle bir yanıta şaşıran müdür:
“Siz sınıfa girince öğrencileriniz ayağa kalkmasa, saygısızlık etse doğru olur mu?” Öğretmen:
“Beyefendi ikisi farklıdır; orası sınıf; sizin bahsettiğiniz yer öğretmenlerin dinlendiği yerdir.” demişti. Öğretmenler ayakta alkışlamış müdür çok zor durumda kalmıştı.
Yönetenler kendilerine zoraki saygı gösterilmesini sağlamak için gücünü göstermek yerine vatandaşların kendiliğinden saygı göstereceği şekilde konuşmalı, davranmalı değil midir?
Ahmet KOÇAK