1960’lı yıllarda artan nüfusu beslemeye yetmeyen üretimden dolayı büyük kentlere göç başladı. Düğününü yapan karısını koluna takıp soluğu büyük kentlerde aldı. Onların kendini kurtardığını görenler de aynı yolu tuttu. Bu göçe Almanya’ya işçi olarak gidişler de eklenince köyler yavaş yavaş boşalmaya başladı.
İki yüz elli hane, ilkokulu, ortaokulu, nüfus memurluğu, PTT’si, jandarma karakolu, kooperatifi olan cıvıl cıvıl köylerin bugünkü halini görenler şaşkınlığını gizleyemez oldu. Tarihi mekânlar gibi ören yerleriyle doldu köyler. Kireç badanalı, tek duvarı kalmış, duvarın ortasında görülen tandırlar bu evlerde bir zamanlar insanların yaşadığını gösteriyor. Çürümüş tahta yemlik kalıntıları da buranın ahır olduğunu, bu köyde bir zamanlar hayvan beslendiğini anlatıyor.
Köylü kendi gereksinimini karşılayacak kadar bina yapardı. Dışarıdan gelen öğretmene, memura verilecek ev bulunmazdı. O nedenle devlet köylerdeki okullara, sağlık ocaklarına lojmanlar yapmıştı. Memuru çok köyler, bir bölgeye lojmanlar yaparak az bir ücretle memurlara kiraya verirlerdi. Şimdiki köylerde dayalı döşeli boş evler var. Öğretmene, ebeye, hemşireye yine ev yok. Çünkü o evler yazlık evler.
Kimi göçenler köyü ile bağını tamamen kopardı. Bunlar daha çok köyde olan mülklerini ve evlerini satanlardır. Onlar da çocukları da hiç gelmiyor. Kimi göçenler ise köyle bağını hiç koparmadı. Onların çocukları baba evlerini onarıp veya yenisini yapıp köy evini yazlık olarak kullanıyor. Kış yaklaştı mı doğalgazla ısınan kentlerdeki rahat evlerine gidiyor, havalar ısınmaya başladı mı köylerdeki yazlık evlerine geliyorlar. Göçmen kuşlar gibiler.
Bu günlerde havalar ısındı. Yüksek binalarla dolu kentlerde hava akımı kesilince kentler aşırı sıcak oluyor. Ne gündüz gezilebiliyor ne de gece uyunabiliyor. O nedenle kentlerden köylere doğru göç başladı.
Kışın beş on hane kalan köyler yaza doğru elli yüz haneye çıkıyor. Bunların çoğunluğunu emekliler oluştururken; yabancı ülkelerde çalışanların, yaşayanların yanında yıllık izinlerini köyünde geçiren işçiler, memurlar, amirler de var.
Onlar köyüne göçünce, tatil için deniz kenarlarına gidilince kentler rahat bir nefes alıyor; kalabalık azalıyor, trafik rahatlıyor, marketlere mal daha az gidiyor. Yaz gelince kentlerde üç evden biri boş kalıyor.
Şimdilerde köyler cıvıl cıvıl; kurban kesip dağıtanlar, camilerde ölmüşlerine mevlit okutup yemek verenler, cem evlerinde hayır yemeği verenler çok oluyor. Evini onartan, bahçe duvarı çeken, bahçelerini ekenlerden dolayı köyde yaşayanlara da iş sahası açılmış oluyor.
Doğal beslenmek isteyen göçerler köylülerinden taze yumurta, süt, yoğurt, peynir, tereyağı satın alıyorlar. Köy sakinleri ürünlerini iyi paraya, zahmetsiz satma olanağına kavuşuyorlar. Nasıl ki turizm bölgelerinde yaz gelse de turistleri ağırlasak(kazıklasak); üç beş kuruş kazansak beklentisi varsa ıssız köylerde yaşayanlar da köye göçenlerin gelmesini bekler oldular. Sütü toptancıya yirmi liraya, köye gelenlere kırk liraya satıyorlar. Bu canlılık eylül ayında sona erecek. O zamana kadar ne koparırsak kar hesabı yapılıyor.
Köyde kalan sakinler, kışın cefasını biz çektik sefasını bunlar çekiyor kıskançlığına kapılıyorlar. Yeni gelenlere bir ‘hoş geldin’i çok görüyorlar. Yazlıkçılar da sanki onlar hep köyde yaşıyorlarmış gibi davranmalarına içerliyor, saygı göremeyince için için kızıyorlar.
Köylere bir canlılık geldi. Kışınki ıssızlık, terk edilmişlik duygusu yok artık. Bazen de dışarıdan gelenleri kıskanırken onları rahatsız edenlere de rastlanıyor. Göçerlere laf dokunduranlar da oluyor. Almancılar köylere geldiklerinde köylülerine; filtreli sigara, çikolata, küçük elektronik aletler dağıtırlardı. Köyde kalanların davranışları nedeniyle hiçbir şey dağıtmaz oldular.
Bu da hayal kırıklığına neden oluyor. Zaman zaman sudan sebeplerle aralarında sürtüşmeler de yaşanıyor. Onlar kentliyiz havasındayken yerliler de biz milletin efendisiyiz havasındalar.
Kuru betonlar arasında yaşayanlar, köy doğasının insanlara her türlü olanağı sunduğu dönemden olabildiğince yararlanmaya çalışıyor. Şöyle kırlara doğru bir gezintiye çıkıyor; bir yandan temiz hava alırken poşetlerine çiriş, efelik, madımak, ıspanak, ısırgan otu, taze nane, mantar doldurup evlerine dönüyorlar. Çocukluklarında yedikleri yiyecekleri yaşlılıkta da yemenin tadına varıyorlar.
Kentlerde yaşayan insanların büyük çoğunluğu üretime katılmadan hazırı tüketir durumda. Bizim sorunumuz da üretenin az tüketenin çok olması. Üretim az olunca pahalılık oluyor ve gıda sıkıntısı baş gösteriyor.
Köylere yazın yapılan göçün kalıcı olması, insanların 1960 yılların tersine geri köylere göç etmesi ile birçok sorunumuz çözüme kavuşacaktır diye düşünüyorum. Köye dönüş yazları değil sürekli olmalı ki ülkemiz üreten insanlarla dolsun.
Ahmet KOÇAK