Aynı köyden veya ayrı yöreden evlenen çiftler uzun yıllar evli kaldıklarında; aynı yiyeceklerle, aynı gelenek görenekle ve aynı kültürle beslendikleri için; olaylara gösterdikleri tepkiler, davranışları hatta fiziki görünüşleri ile bile birbirine benzemeye başlar. “Yengenle bacı kardeş gibi olduk” denmesinde; hem cinselliğin kaybolduğu döneme girdiklerini hem de aynı evde büyümüş iki insana döndüklerini anlatırlar biraz da.
Onlardan doğanlar da genlerle geçen, aileyle pekişen alışkanlıklarıyla hem fiziki olarak, hem davranış olarak ebeveynlerine benzediği gibi olaylara verdikleri tepkiler de onların kopyası gibidir. Bir Yozgat sözü; “sıçandan doğan kendir keser” der Bunu genlerle geçen bir huy olduğunu, değişmesinin zor olduğunu anlatmak için de söylerler. Eğitimin, koşulların, yaşanan olayların, geçecek zamanın onları da iyi veya kötü yünde değiştireceğini düşünemezler.
Evli çiftler öyle de aynı köyde, aynı mahallede hatta aynı kentte yaşayanlarda da aynı özellikler olmaz mı? Olur elbet. Kabadayılığın, zorbalığın hüküm sürdüğü bir yerde kabadayılık, bıçkınlık bir erdem olarak görülür. Hırsızlığın açıkgözlülük, işini çıkıştırma olarak görüldüğü yerlerde iyi hırsızlık yapamayanlar kınanır, dışlanır.
Aile hangi dine ve ya mezhebe bağlıysa onlardan doğanlar da sorgulamadan ister istemez büyükleri gibi inanır, kendileri gibi inanmayanlara düşmanlık beslerler kendiliğinden.
Okullar bütün bu yanlışları düzeltmek için vardır. İnsanlarda istendik davranışlar geliştirirken öğretmenler, doğuştan genlerle gelen, aileden gelen yanlış davranışlarla çarpışırlar. Pedagoji bilimi henüz kesin sonuçlar alamadığı için insanlık hâlâ yanlış insanlarla uğraşmaya devam ediyor. Kim bilir birkaç on yıl sonra bu sorun çözümlenirse kavgalar, savaşlar sona erer; insanlar, rahat, özgür bir şekilde yaşayabilirler.
Kendi mahallemi tanıdığımdan, sık sık da yazdığımdan değişik mahallelere gider, parklarında oturur, insanları ve davranışlarını gözlemlerim.
Uzaktaki bir mahallede bir adam dikkatimi çekti. Ter temiz giyimli, kırk, kırk beş yaşlarında bir adamı gözlemlemeye başladım. Sokaktan markete doğru giderken açık olan apartman ve bahçe kapılarını kapata kapata gidiyordu. Bir insan neden başkasının açık kalan kapısını örter ki? Çöpün kenarına bırakılmış poşetleri de konteynıra bırakıyor, kaldırımlarda yürürken birden durup ayağı ile taşların üzerinde kalmış kumları ayağıyla aralıklara doldurduğunu da görünce iyice düzen hastası biri olduğunu anladım.
Kişiliği ve yaşantısı hakkında fikir yürütmeye başladım; evinde eğri asılmış bir resim yoktur. Hiçbir çılgınlık yapmadan dümdüz yaşayan biri de olabilir. Baskıcı bir babanın evladı da olabilir. Baskıcı deyince bir tanıdığım anlatmıştı;
“Babam çok otoriter biriydi. Bir gün çok kızdı ben ve kardeşlerim kanepede kıpırdamadan bekleşmeye başladık. Bilirsiniz öyle zamanlar çok sıkıcıdır ve bir türlü bitmek bilmez. Bir süre sonra ben karşıdaki resmin çerçevesini iki elimle çiziyormuş gibi yapmıştım da “indir o ellerini!” diye azarlamış, dövmüştü.” diye anlatmıştı.
Yolda giderken kimseyle konuşmaması utangaç, asosyal biri olduğu izlenimi verdi bana. Ya çok korumacı bir ailede yetişmiş, ya baskıcı bir babadan baskı görmüş ya da normal bir insanken başından kötü bir olay geçmiştir. Çok edilgen bir yapısı olduğu için öğretmenlerinin her dediğini yapa yapa alışkanlık kazanmış da olabilir.
Öbür gidişimde yine aynı hareketleri yaparak önümden geçti. Yanımda oturan adama:
“Siz, şu geçen beyefendiyi tanıyor musunuz?” diye sordum. Adam tanıyormuş;
“O çok efendi birisidir. Komşum olur. İnsanlarla çok az konuşur.”
“Neden böyle kapıları kapata kapata gidiyor?”
“Bu gençliğinde memur olmuş. Mahallenin en güzel kızına âşık olmuş. Kızı istemişler. Pırıl pırıl gence kim olsa kızını verir değil mi? Vermişler. Altı ay kadar evli kalmışlar. Oğlan kıza âşık olup çok ilgi gösterip el üstünde tutunca annesi kıskanmış, kaynanalığı tutmuş, kızcağıza etmediğini bırakmamış. Kaynana her gün geliniyle kavga edip kızcağıza bir türlü rahat vermemiş. Kocası da çok efendi, annesine düşkün biri olunca pasif kalmış. Altı ay sonra baba evine gitmiş gelin. Oğlan ne kadar yalvarsa da bir daha dönmemiş. Boşandıktan sonra eski kocasının yalvarmalarından kurtulmak için acele biriyle evlenip mahalleden ayrılmış.
Olan bizim aşığa olmuş. Yavaş yavaş işlerini aksatmaya, insanlardan uzak durmaya, işyerine gitmemeye başlamış. Görevden atmışlar. Babası da vefat edince iyice bunalıma düşmüş. Karısını sayıklar dururmuş. Çocuğunun halini gören annesi pişman olmuş ama iş işten geçmiş.
Aceleyle evlenen talihsiz gelin ikinci kocasıyla da geçinememiş. Ondan da ayrılmış, tekrar baba evine dönmüş. Annesi duyunca gidip kadına yalvarmış:
“Sen gittikten sonra evlendirmek için çok dil döktüm. Gözü senden başkasını görmüyor. Hiçbir kadını kabul etmedi. Gel oğlumla yeniden evlen. Size evi bırakıp ben öteki eve gideceğim. Görüşmek istemezsen benimle hiç görüşmeyeceksin. Çok pişmanım. Oğlum sen gittikten sonra çok kötü şeyler yaşadı. Hala da yaşıyor.” demiş. Eski gelin ilk kocasının hiçbir kabahati olmadığını bildiği ve o da hala onu sevdiği için kabul etmiş. Yeniden evlenmişler ama ne kadın eski kadın, ne de kocası eski kocaymış.
Çocukları olmadı. İkisi kumrular gibi sessiz sakin yaşayıp gidiyorlar. Karısı bunu tertemiz giydirir; biraz içi açılsın, insan görsün diye markete, pazara gönderir.
İşte bu gördüğün garip adamın kısaca öyküsü böyledir beyefendi.” diye sözlerini bitirdi. Teşekkür edip ayrıldım eve yeni bir öyküyle döndüm.
Ahmet.kocak16@hotmail.com.