Kimse bize bir şey sormaz; Dünya denen, uzay boşluğunda menziline doğru hızla giden gezegende gözlerimizi açarız. İlk icraatımız ağlamak olur. O günlerdeki gereksinimlerimiz; barınma, uyku ve beslenmedir. Üşüyünce, acıkınca, altımız kirlenince haber vermek için ağlarız. Bakarız ağlayınca gereksinimlerimiz karşılanıyor ilk öğrendiğimiz ‘ağlamayana meme yok.’ olur. Artık yaşamımız boyunca her kapıyı açan bir anahtara sahibizdir.
Bakarız bu dünyada anne denilen bir varlık var ve bize fazlasıyla yetiyor. Annelik hormonu devreye girmiştir; uyumaz uyutur, yemez yedirir, evlendirip yuvadan uçurana kadar emeğini esirgemez. Anne olmazsa hiçbir gereksinimimizi karşılayamayız, öz bakımımızı yapamayız, düşünerek sorun çözemeyiz, yürüyemeyiz, üzerimize dökmeden yemeğimizi yiyemeyiz, büyüdükçe çok soru sorarak etrafımızı bıktırırız…
Diğer canlıların yavruları, yürümeye hatta koşmaya, beslenmeye birkaç saat sonra başlarken insanoğlu uzun yıllar bakıma muhtaçtır. Bakılmazsa yaşaması mümkün olmaz.
Büyüdükçe baba ve kardeşler olduğunu fark eder, bir kabilede doğduğumuzu anlarız. ‘Bu dünya güzel, güvenli bir yer; ekmek elden, su gölden, daha ne istiyorsun?’ diye düşünmeye başlarız. Anne sütünden başka gıdaların da var olduğunu anlarız. ‘ Her şey harika! Ailede herkes etrafımda pervane olmuş. Evin biricik paşasıydım. Körün istediği bir göz Allah vermiş iki göz…’ diye düşünerek tüm olanaklardan sonuna kadar faydalanır, ‘benmerkezci’ olmaya başlarız.
Zamanla etrafta başka kabilelerin de var olduğunu fark ederiz. İnsanlar iki gruba ayrılıyordu o yaşlarda, kadınlar ve erkekler. Sonraları çocuklar, halalar, teyzeler, amcalar, dayılar, dedeler, nineler, komşular, yabancılar da katılınca dünya içinden çıkılmaz, anlaşılmaz bir hal almaya başlar. Bu dünyada yalnız olmadığımızı fark edince biraz ürkeriz. Sürekli değişime uğrayan duygularımız denize benzer; bazen sakin, bazen dalgalı, bazen boran; gider, gelir.
Kabilenin güvenli limanında ekmek elden su gölden yaşayıp gitmenin rahatlığı içinde geçer yıllar; engin denizlere açılana kadar…
Bir odanın içinde geçen yıllardan sonra, önce evin içinde gezmeye başlarız emekleyerek. Dünyayı keşfetmeye çok meraklıyızdır. Yürümeye başlayınca komşu eve kadar gidip gelmek büyük bir başarıdır. Kendimizle gurur duymaya başlarız. Sonra tavuk menzilini aşarak köyün keşfiyle; etrafta bitki ve hayvanlar olduğunu, dünyanın ne kadar büyük ve çözülmesinin ne kadar zor olduğunu düşünmeye başlarız. Sonraki yıllarda ilçeyi, ili, ülkeyi, dünyayı ve evreni keşfe çıkışımız, bize bilgi ve deneyimler kazandırırken bir yandan da her yeni keşifle ağzımız bir karış açık kalarak yaşamaya, uzun ince bir yolda gitmeye devam ederiz gündüz gece…
‘Bu böyle gitmez’ derler. ‘Seni okula vereceğiz. Orada oku, bir mesleğin olsun. İnsanlar iki gruba ayrılırlar; biri ekmeğini kolay kazananlar, diğeri zor kazananlar. Sen kolay kazananlardan ol.’ Hani ben evin paşasıydım. Ne gerek var okula falan.
Ekmeğini kolay kazananlardan olmak isteyen akranlarımızla aramızda çetin mücadelelerle kıran kırana geçer okul yılları. O yıllarda rekabeti, sevgiyi, nefreti, kıskançlığı, vicdanı, vicdansızlığı, başarıyı, başarısızlığı,… Yaşayarak öğreniriz. Okul bittiğinde kendimizi kurtarmışızdır; şimdi sıra, ülkeyi ve dünyayı kurtarmaya gelmiştir. Kimimiz kendimizi kurtarmakla yetinirken, kimilerimiz ülkeyi kurtarmaya soyunur. Bunlar ilerde siyasetle ilgilenecek ve kendini kurtarmak isteyenleri yöneteceklerdir.
Karşı cinse ilgimiz başlar doğal olarak. Hemcinslerimizle oynarken bir gözümüz de karşı cinse kayar. Önce ailemiz vardı, sonra kabilemizi fark ettik, ardından köyümüz, ilçemiz oldu, ilimiz, ülkemiz, dünyamız oldu. İkinci dünyamız, kendi kurduğumuz ailemize dikkatimizi vermeye başlarız. Karımız, çocuklarımız, işimiz, başarılarımız, başarısızlıklarımız, sevinçlerimiz, üzüntülerimiz, ev, araba, çamaşır makinesi, buzdolabı, güzel giyinmek, tatil, çocukların eğitimi… İçinde yuvarlanarak geçer ömrümüz…
Okul yıllarında neler öğreniriz neler… Türküler, şarkılar; Neşet Ertaş der: “Ah Yalan Dünyada”, şiirler, şairler, yazarlar, romanlar, bilim insanları, buluşlar, masallar, öyküler, hobiler, fobiler, hesaplar, hesapsızlıklar, zenginler, yoksullar, savaşlar, dinler, bir emriyle ordular harekete geçiren hükümdarlar… Bütün bunları öğreten öğretmenler varmış, varmış da varmış…
Herkes ailesinin diniyle doğar; düşünerek, kendi kararıyla bir din seçme şansı olmaz. Herkes içine doğduğu dinin, geleneklerin, göreneklerin en doğru olduğunu düşünür. Bizim dışımızda kalanlar doğal düşmanımız olarak tanıtılır. İçinde doğduğumuz dini ve kendi ırkımızı benimseyip korumamız doğaldır. Eğitimimiz arttıkça duygudaşlık yapmayı öğreniriz. Başka dinden, ülkeden, ırktan olanları tanıdıkça onları da anlamaya, sevmeye başlarız. Böylece barış içinde yaşama isteğimiz gelişir. Geriye doğru baktığımızda konulan yerde durmaya devam eden insanların varlığını sezer, üzüntü duyarız.
Ahmet.kocak16@hotmail.com