Bir gün komşu çocukları olan akranım Hüseyin ve Metin ortalarda yokken karakol komutanının oğlu Hasan’la oynamaya başladık. Hasan benden iki yaş küçük, okula daha başlamamıştı. Babasının forslu bir adam olduğunu bilir, sık sık bize hava atar ve oyunlarda haksızlıklar yapardı da hiç ses etmez katlanırdık. Bizim için; asker elbisesi olan, belinde tabancası ile küçük dağları ben yarattım edasıyla karakola giden; askerleri azarlayan, döven, tüm köylünün ve diğer memurların çekindiği büyük bir adamdı çavuş. Çavuşun oğluna bir kötülük yapmak bizim için hayatımızın sonu sayılırdı. Komutan dev gibi cüsseli bir doksan boylarında(Belki de ben gözümde büyüttüğümden o kadar uzun anımsıyor olabilirim) bir adamdı ve oldukça küçücük boylu bir kadınla evliydi. Kadın evden dışarı çıkmaz, kimseyle konuşmaz, arada bir Hasan’a seslenirken kedi miyavlamasına benzer sesini duyar, yüzünü görebilirdik. İlk ve tek çocukları ile arkadaş olup oyunlar oynadığımız halde, ne kadın ne de kocası bizimle muhatap olmaz, yüzümüze bile bakmazlardı. Bu aile benim için korkunç ve gizemli bir aileydi.
Bir gün Hasan’la oynarken yaptığı haksızlığa dayanamayıp yüzüne bir tokat attım. O kısacık ömründe böyle bir hakarete uğramayan Hasan, şamar yediği yüzünü tuta tuta, feryatlar ederek eve doğru koşarak gitti. Anında pişmanlığım beni ondan da beter duruma soktu. Normalde böyle bir durumda bir çocuk doğru evine gider, anne babasının güvenli kollarına sığınır. Ben anne ve babamı da ateşe atmamak için eve değil, harman yerlerine doğru kaçtım. Harmanlar düzlüktü. Saklanacak bir yerler aradım telaşla. Nihayet beni gizleyecek bir tümsek bulup arkasına tam siper yattım. Çok sıkıntılıydım. Hasan’a hak ettiği şamarı vurdum; bir yandan iyi oldu diyorum diğer yandan olacakların endişesi ile kahroluyorum. Orada yatıp tam teçhizat kuşanmış askerler ve başlarında Hasan’ın babasının geldiğini dehşet içinde hayal ediyorum. Askerler silahlarını bana doğrultup; “etrafın sarıldı. Teslim ol!” diyorlar. Keşke her zamanki gibi Hasan’ın hilesini görmezden gelseydim, bu acıları çekmezdim, diyorum.
Burası bana güvenli gelmedi. Daha uzaklara gidip saklanmalıydım. Köyün kuzeyinde bulunan, çukurlukta, yaklaşık yirmi dönüm büyüklükte adı ‘Çorak’ olan göle doğru koşarak gittim. Orada hem saklanacağım hem kenarlarda olan kamışların çıkardığı uç kısmında yirmi santimlik kahverengi başağından toplayacağım. Onlardan sekiz on tane toplayıp arkadaşlarıma rüşvet vererek oyun oymayı düşünüyorum. Askerler gelirse de kamışların arasana saklanacağım.
Çorak’a vardım güney sahilinde yaşlı, şişman bir adam oturuyor. Kızları olduğunu tahmin ettiğim yetişkin iki kadın göle bacaklarını sıvayıp giriyorlar bir şey bulup bacakları çıplak olan yaşlı adamın bacağına bırakıp bir daha gidiyorlar. Bu olay ilgimi çekti. Çekine çekine yanlarına yaklaştım. Öyle meşgullerdi ki benim geldiğimi fark etmeden işlerine devam ediyorlardı. Önce yaşlı adamı inceledim. Adam seksen, doksan yaşlarında, burnu bayağı bir büyümüş, geniş, kalın, kızıl burnu üst dudağına değmek üzereydi. Az daha aşağı inse adam nefes alamayacak duruma gelecekti. İnsanın burnu ve kulakları yaşamı boyunca büyümeye devam edermiş.
Yaşlı adamı yeterince inceledikten sonra diğer aşamaya; kadınların ne getirip adamın bacağına koyduklarına geçtim. Kadınlar karasinek boyutunda siyah bir böcek yakalayıp adamın bacağına yapıştırıyorlar. Adamın bacağında irili ufaklı o siyah canlılardan var ve ara ara kanlar akmış. Çok şaşkınım, bir türlü bu olayı zihnimde çözemiyorum. Ben Çorak’a çok geldim, içine hiç girmedim. Çünkü içinde yılan olur diye korkardım. Zaten emsallerimden hiç kimse o suya ayağını bile sokmazdı. Epey bir zaman sonra işlerine odaklanmış kadınlardan biri fark edip diğerine koluyla dürterek beni gösterdi. O hareketi görünce bir açıklama yapmam gerekliydi,
” Teyze siz ne yapıyorsunuz?” diye sordum. Sağ olsunlar kadınlar beni adam yerine koyup olayı bir bir o yorgun hallerinde açıkladılar. Yaşlı adam babalarıymış. Onu doktora götürmüşler. Doktor ayda bir bacaklarındaki kirli kanı alsın diye sülük yapıştırmalarını söylemiş. Onlar da ayda bir gelip doktorun söylediği damarlarına sülük yapıştırıyorlarmış. Kendi bacaklarına sülük yapışınca hemen alıyorlardı.
“Neden alıyorsunuz? Sizin de kirli kanınızı emsin teyze” dememe de gülümsediler. Büyüdükçe, insanları tanıdıkça bu yaşlı adamın köyün ileri gelenlerinden, saygın bir adam olduğunu, kızlarının da ailelerinin saygınlığına uygun hanımefendiler olduklarını öğrendim. Bir süre sonra bir at arabası geldi babalarını bindirdikten sonra kendileri de binip köye döndüler. Yalnız başıma kaldım. Akşamüzeri olunca korkup, harman yerindeki eski yerine geri döndüm.
Korkularla uğraşırken yakınımda olan karınca yuvasına gözüm takıldı. Karıncaların delikten içeriye buğday ve saman taşımalarını izlerken karıncalara imreniyor; içimden Hasan gibi bir arkadaşları olmadığı için çok şanslı olduklarını geçiriyorum. O kadar stres ve korkuya dayanamayan vücudum, savunmasını devreye sokuyor ve uyuya kalıyorum. Uyandığımda güneş batmış, yatsı ezanı okunuyordu. Uyanır uyanmaz o talihsiz olay aklıma geliyor. Tümsekte iyice karanlık çökmesini bekledim. Karanlıkta askerlere yakalanmadan eve gitme planları yapıyorum. Normalde karanlıktan korkardım ama askerlere yakalanma korkusu onu bastırdı; karanlık ikinci plana düştü. Saklana saklana eve doğru yol aldım. Kalbim küt küt atıyor. Gördüğüm her karaltıyı asker sanıp saklanıyorum. Eve geldim çok şükür. Zil yok. Kapıyı vurup içeri girdim. Nerede olduğumu soran anne ve babama o korkunç olayı anlatmıyorum. Harman yerinde uyumuş kalmışım, diyorum. Hazır olan sofraya oturup bir şeyler atıştırıyor ve yatağa yatıyorum.
Sabah olduğunda pencereden ve dış kapıyı açarak etrafı kokluyorum. Anormal bir durum yok. Bakıyorum; Hüseyin, Metin ve Hasan oyun oynuyorlar. Çekine çekine hem oynama hem de Hasan ile arayı düzeltme isteği ile yanlarına gidiyorum. Oyuna dalmış Hasan her şeyi unutmuş, oyuna devam ediyor. Beni de aralarına alıyorlar oynamaya devam ediyoruz.
Eee! Benim dünden beri çektiğim kabir azabı neydi?
ahmet.kocak16@hotmail.com