Karısının özendirmesiyle, kendisi de içten içe isteyerek geniş salonlu bir daire kiraladı. Eski eşyaları gösterişsizdir ve gelen konuklar görürse burun kıvırabilirler, diye düşündü. Yeni, gösterişli eşyalar alınmalıydı. Aldı. Ayda yılda bir konuk gelecek de “Ne türlü güzel eşyaları varmış kele anam hayran kaldım.” diyecek diye bir hayli borçlandı. Eşya borçlarını öderken yemesinden, içmesinden giyiminden ödün vermek zorunda kaldı. Çocuklar başkalarının çocuklarının yemesine giyinmesine imrendi. Kendisi makarnaya talim ederken eşyaları yapanlar, satanlar, evin kirasını alanlar dişine danışarak onun parasını yiyorlardı.
“Gösteriş bir insanın kültürel zayıflığını yansıtma halidir.” Konfiçiyus
İyi kötü ayağını yerden kesen bir otomobili vardı. Şöyle gösterişli bir arabam olsa fena mı olur, diye düşünerek eski arabasını sattı. Üzerine yüklü bir kredi çekerek gösterişli bir araba aldı. Yanında şöyle bir güzel kadın da oldu mu değme keyfine. Sandı ki gösterişli arabayı gören kadınlar yanına binmek için birbirleriyle yarışacaklar. Hiç de umduğu gibi olmadı. Ayağını yorganına göre uzatmayınca dizden gerisi açıkta kaldı. Kredi ödeyeceğim diye zorunlu gereksinimlerini kısmak zorunda kaldı. Birinci vitese takıp şöyle sahil yolunda tur atarak, arabasına hayran hayran bakan insanların hayalini kurmuştu. Benzin alamadığı için bu hayalini de gerçekleştiremedi. Özentiyle hareket ettiğini iş işten geçtikten sonra anladı. Araba onu mutlu etmedi. Kendi yağıyla kavrulduğu günlere geri dönmek istese de başaramadı. “Kanaatkârlık mutluluğun yarısıdır.” (İtalyan atasözü)
Herkesin çocuğu kendine güzel ve süper zekâlı görünür. Ona da göründü. Okulda dersleri iyi gitmiyordu. Ona göre çocuğun suçu değildi. Öğretmenlerinde iş yoktu. Hemen en ünlü dershaneye yazdırdı. Çocuk, okul dershane derken zamanının çoğunu servislerde geçirdi. Başarısında bir ilerleme olmayınca dershaneyi suçladı. Başka bir dershaneye verdi. Orada da beklediği başarıyı bulamayınca bir etek para verip özel okula kaydettirdi. Okulun şişirilmiş notlarını görünce “süper zekâlı olduğunu biliyordum.” diye düşünmeye başladı. Özel liseyi iyi dereceyle bitiren çocuk üniversite sınavını kazanamadı. Açık Öğretimde okudu. Şimdi evde atanmayı bekliyor. “Kuzguna yavrusu şahin görünür.”
Sandığın kapağını açtı. İlk gözüne çarpan kolyeyi eline aldı: Küçük kızı geçen Anneler Günü hediyesi olarak vermişti. Yanında da oğlunun aldığı bornoz vardı. İkisini de kullanmadığını fark etti. Bu elbiseyi de evlilik yıldönümlerinden birinde kocası almıştı. Bir beden küçüktü ihmalden dolayı değişim tarihlerini kaçırmış o nedenle hiç giymemişti. Bunlar da doğum gününde verilen hediyelerdi. Kocası kol saati, oğlu şal, kızı maşa takımı almıştı. Onları da bir kenara koydu. Bunlar da kocasına evlilik yıldönümlerinde aldığı ve hiç kullanmadığı hediyelerdi. Biblolar, yapay çiçekler, cam vazolar… Sandıkta olan tüm hediyeleri çıkardı. Hediyeler odayı doldurmuştu. Hiç biri kullanılmamıştı. Sonra bunlara verilen paraları düşündü. Tüketimi özendirici reklamların etkisiyle alınmıştı hepsi. Özel günler uydurup satış yapmışlar, karlarına kar katmışlardı. Durdu düşündü ve dudaklarından şu cümle döküldü:
“En güzel hediye sevgidir. Hem bedavadır hem de evde kalabalık etmez.”
Genç nişanlılar anneleriyle düğün alışverişine çıktılar. Dar gelirli ailelerdi. Annelerinin heves edip alamadıklarını almaya çıkmışlardı. Kızın ve oğlanın anneleri kendilerine alınmayan şeyleri aldırmaya başladılar. Kızın annesi: “Tek taş yüzük alınmadan olur mu hiç?” demesiyle onu da aldılar. Paralar suyunu çekti. Daha ev eşyası, gelinlik, kiralanacak ev için paraya gereksinim vardı. Kendisi dar evde büyüyen gelin adayı yüksek kiralı, geniş bir ev kiralattı. Geniş eve uygun eşyalar taşınmaya başlandı. Her şeyin en güzeli olmalıydı; gelinliğin en pahalısına, düğün salonunun en pahalısına layık değil miydi? Elbette layıktı. Düğün bir kere yapılıyordu.
Bütün bunlar emekli aylığıyla geçim mücadelesi veren babanın ve sabit gelirli damadın çektikleri kredilerle yapılıyordu. En şaşaalısından düğün yapıldı ve yeni evlerine oturdular. Altı ay sonra kavgalar başladı. Bir yıl sonra taze gelin babasına sızlandı:
“Evde yiyecek bir şey yok. Her gün kavga ediyoruz. Böyle evlilik mi olur baba?” Babası:
“O kadar söyledim ayağınızı yorganınıza göre uzatın, diye dinleyen kim? Annen de senin gibi yapmıştı. Gereksiz çok şey aldırmıştı. Neyse ki babamın elinde biraz vardı da borçlarımızı ödemişti. Şimdi ne yapacaksınız?”
“Biliyorsun daha küçük bir eve taşındık. Vitrini sattık. Şimdi de televizyonu, çamaşır makinesini buzdolabını satıp daha ucuzundan alacağız. Böyle giderse galiba boşanacağız baba!”
Arpacıya borç eden, ahırını tez satar.
ahmet.kocak16@hotmail.com