Şans kapıyı bir kere çalarmış. Çalan kapıyı açmayıp başlarına talih kuşu konmasına izin vermeyenlerle doludur etrafımız. Seyrek de olsa şans kapısını açanlar da olur. İnsanların bu konudaki serzenişlerini duyarız sık sık. Çalan şans kapısını açmayanlar:
“İlkokulu bitirdim. Öğretmen okulu sınavına katıldım. Kazanamayınca babam beni İmam Hatip okuluna yazdırdı. Sesim çok güzeldi. Okulda gizli gizli saz çalmayı öğrenmiştim. Türkü söylememe hocalar kızardı. Okulu bitirdim. İmam olarak bir köye atandım. İlçenin kaymakamı ve ileri gelenleri bir araya gelince meclislerini şenlendirmem için beni çağırırlardı. Namazdan çıkar o meclislere katılırdım. Saz çalıp türkü söyleyince beni müftülüğe şikayet ettiler.
İlçemize panayır gelmişti. Panayırlarda olan tiyatro ve eğlence çadırı da vardı. Belediye başkanı Hafıza para verin panayırda saz çalıp türkü söylesin de panayır şenlensin, demiş. Ben başladım meydanda türkü söylemeye. Eğlence çadırının yüzüne bakan yoktu. Tüm halk beni dinlemeye başlamıştı. Bu olay sonucu mesleğimden ayrıldım.
Çadır sahibinin güzel bir kızı vardı. Onu bana gönderdiler. Babası demiş ki; ona söyle oradan kazandığı paranın üç katını veririm. Gelsin bizim çadırın önünde çalsın söylesin. Paraya ihtiyacım vardı. Başladım çadırın önünde çalmaya. Adam beni beğenmiş olmalı ki kendileriyle Türkiye’yi dolaşmamı önerdi. Kabul ettim. Başladık il il, ilçe ilçe gezmeye. Ha bu arada aradan bir ay geçti adam bana hiç para vermiyor, sadece karnımı doyuruyordu. İstediğimde de veririz nasıl olsa beraberiz, diye geçiştiriyordu. Kendimi adamın elinde esir gibi hissetmeye başladım. Ayrılıp gideceğim hiç param yoktu. Ceketimi satılık ettim tren parasına yetmedi. Bir müşteriye dert yanınca adam sağ olsun bana tren parası verdi. Trene bindim. Öyle efkârlıyım ki sorma gitsin. Vagonların arasındaki boşlukta türkü söylemeye başladım.
Bir adam yanıma geldi;
“Seni Zeki Müren çağırıyor” dedi. Önce inanmadım. Zeki Müren gibi bir yıldızın bu trende ne işi olabilirdi. Yanına gittim.
“Evladım sesin çok güzel. Hadi burada çal söyle de dinleyeyim. “dedi çaldım söyledim. Pek beğendi; “Sende Tanrı vergisi bir ses var. Sana kartımı vereyim. İstanbul açık hava gazinosuna gel bu karı ver seni yanıma getirirler. Sende dünya çapında meşhur olacak ses var.” dedi. Kartı aldım.
Kaset çıkarmak için çabaladım. Dört teybi yan yana koyup onlarla kaset doldurdum. Kasetler satılıyordu ama tatmin edici bir gelir getirmiyordu. Plak falan çıkardımsa da olmadı. Zeki Müren’in yanına gitmedim. Keşke gitseydim Türkiye çapında bir sanatçı olurdum.”
…
Bir başkası:
“Memur aylığıyla biraz para biriktirmiştim. Gideyim de Antalya’dan bir arsa alayım yatırım olsun, dedim. Bir emlakçıya gittim. Birkaç portakal bahçesi gezdirdi. Öyle sarp yerlerdeydi ki arabam birinci viteste bile çıkamıyordu. Onları beğenmedim. Yine arabamla bir tepenin başına çıktık. Antalya on beş kilometre aşağılarda gözüküyordu. Aralarda yazlıklar yapanlar olmuş. On beş dönüm taşlı, işe yaramaz bir tarlaydı gösterdiği. “Burayı al. Pişman olmazsın. İlerde imar gelir zengin olursun” dedi. “İmar mı? Buraya mı? Bırak Allah’ını seversen” dedim Geri Ankara’ya döndüm. Brikmiş paramla eski bir daire aldım.
Aradan on yıl geçti geçmedi. Gideyim de şu tarlaya bir bayım dedim. Bakmaz olaydım. Bizim işe yaramaz yerde on beş yirmi katlı binalar dikilmiş. Emlakçıya uğradım. Kendimi tanıttım. Emlakçı anımsadı;
“Sizi anımsadım o tarlayı taşlı diye beğenip almamıştın. Senden bir hafta sonra bir adam geldi aldı. On yıl sonra imar geldi Parsellenince on dönüm ona kaldı. Müteahhitlerle yüzde elliye anlaştı. Adamın orada beş yüz dairesi var şimdi.” demesin mi?”
…
Şans Kapısını Açan:
“Belediye emlak bürosunda çalışırken odama yaşlı bir adam girdi;
“Evladım imar vergisi borcum varmış onu ödemeye geldim.” dedi. Adamın sayfasını açtım ki Beylikdüzü’nde yüz dönüm yeri varmış. Borcunu hesapladım
“Vezneye gidip ödeyin makbuzun bir parçasına bana getirin. “dedim. Adam gittikten sonra adamın korkunç serveti ilgimi çekti. Adam makbuzu uzatırken:
“Amca vaktiniz varsa buyurun oturun size bir çay ikram edeyim. “dedim kabul etti. Çaylarımızı yudumlarken;
“Amca merakımı bağışlayın bu yer size babanızdan mı kaldı?” diye sordum. Yaşlı adam:
“Bizde nerede öyle zengin baba? Kırşehirli yoksul bir ailede büyüdüm. Askerlikten sonra Almanya’ya işçi olarak gittim. İlk sene birikimimle İstanbul’dan bire arsa alayım diye emlakçılara gittim. Baktım İstanbul’un içinden alamayacağım. Kenar mahalleden kırk bin marka bir daire aldım.
Öyle avare avare dolaşırken kahvede bir adam
“Benim yüz dönüm tarlam var. Buraya kırk km uzaklıktadır. İstersen sana orayı ucuza satarım.” dedi. Tarlaya taksi tutup gittik. Baktım etrafı bom boş. Tarlalarla dolu. Üç bin mark istiyordu adam. Benim Almanya’da bir aylığım. Düzlük ve güzel oluşundan olsa gerek o tarlayı da aldım. Almanya’ya gittim. Bir daha da otuz yıl tarlaya uğramadım. Zaten gitsem de nerede olduğunu bulamazdım. Geçen bir bakayım, diye o bölgeye gittim ki etraf gökdelenlerle dolmuş. Binaların arasında kalan boşluğun benim otuz yıl önce aldığım tarla olduğunu anladım.
O zaman aldığım daireyi otuz bin marka zor satarım. O tarlanın kaç lira edeceğini kimse hesap edemiyor. Çay için teşekkür ederim evladım. Hadi hoşça kal.” dedi ve ayrıldı. İçimden:
“İşte şans kapıyı çalınca açan biri” düşünceleri geçti.
ahmet.kocak16@hotmail.com