Süleyman ÜNÜVAR; Matematik dersimize gelirdi. Koyu renk takım elbiseler giyer, tahtaya tebeşirle o kadar yazı yazar takım elbisesine bir toz konmazdı. Öyle titiz biriydi. Çok ciddiyi. Hiç gülmez, espri yapmazdı. Onun derslerinde sınıfta çıt çıkmazdı.
Sınıfa sırtı dönük uzun uzun tahtaya formüller yazarken bir arkadaş ayağa kalktı dilini dışarı çıkarıp iki elini kulaklarına götürerek hocayla alay etme hareketleri yaptı. Korkudan kimse gülmedi. Süleyman Bey sakince tebeşiri yerine koydu. O hareketleri yapan arkadaşın sırasına geldi. Ayağa kaldırıp okkalı iki şamar vurup yazmaya devam etti. Arkadaşın iki yanağında beş parmak gülleri açtı. Acıdan yere bakarak geçici bir süreliğine daldı gitti. ‘Öğretmenin vurduğu yerden gül biter’ sözü o olaydan sonra çıkmış olmalı.
Başka bir dersinde yine arkası dönük matematik problemleri yazarken başka bir arkadaş önündeki arkadaşının ensesini sıkıp, bastırarak sırasına doğru itti. Bu hareketinde hiç ses çıkmamasına rağmen hoca yine tebeşiri yerine sakince bırakıp o arkadaşı ayağa kaldırdı. Adamakıllı iki tokat vurup tekrar yazmaya devam etti. Arkadaşın geçici bir süre dünyayla bağlantısı koptu. İçinde kendiliğinden dile gelen ağıtlar dünyasına geçti; “kendim ettim kendim buldum gül gibi sararıp soldum eyvah eyvah eyvah!..”
Bizi aldı bir sıkıntı; bu adamın arkasında gözü mü vardı? Nerden görüyordu arkasında olan biteni? Onun ermiş bir kişi olduğunu düşünmeye başladık. Tarikat kursa ilk müritleri biz olacaktık. O derece. Çok sonraları anladık ki; tüm sınıflarda olan camlı çerçevesi olan Atatürk resimlerini sınıfı görecek şekilde ayarlamış, yukarı baktığında bizi görebiliyormuş.
Saliha SELİMATA; Gaziantepli, uzun boylu, uzun sarı saçlı, yeşil gözlü manken gibi güzel bir öğretmendi. Stajyerdi. İlk ataması okulumuza yapılmıştı. Kimya derimize girerdi. Derslerinde çok gürültü olur, susturmak için şarkılar söylerdi.
Derse girdi. Bir süre sonra -denetlemek için olsa gerek- okul müdürü de derse girip arka sıraya oturdu. Dersi anlatması için dünkü konuyu anlatan Halis Esmer’i tekrar aynı konuyu anlatması için tahtaya çıkardı. Halis başladı dünkü anlattığı konuyu anlatmaya. Sınıfta sessizlik var. Biraz sonra kapı “çaat!” diye açılıp duvara çarptı. İçeri Sorgun Lisesi’nden sürgün gelenlerden biri olan Veli adında bir arkadaş, ağzına kantinden aşırdığı anlaşılan bisküvileri atarak kaçıyor, ardında kantin görevlisi Osman kovalıyor. Başladılar sıraların üzerinden atlayarak kovalaşmaya. Bir süre sonra sınıftan hiç gürültü gelmediğini anlayınca durdular. Osman:
“Ne oldu lan? Neden sınıfta ses yok? Niye suskunsunuz oğlum? ” Bir arkadaş kaş göz hareketleriyle arka tarafı işaret edince sessizliğin nedenini gördüler. Kolları yanlarına, başları aşağıya düştü. Okul Müdürü:
“Hocanım nedir bu? Bunlar hep mi böyle yapıyorlar? Siz ikiniz benim odama gidin. Buyurun hocanım dersinize devam edin.” Onlar içeri gürültüyle girince susan Halis Esmer, kaldığı yerden dersi anlatmaya devam etti.
Saliha Hanım ilçenin o dönem kaymakamı olan Necati Çelebioğlu’yla evlendi. (On yıl önce Necati Bey ve öğretmenimiz Saliha Hanımla telefonla görüşmüş hal ve hatırlarını sormuştum. Emekli olmuş İstanbul’da yaşıyorlardı)
Engür TOPUZ; Sanıyorum Erzurumluydu. Orta boyda, siyah saçlı, beyaz tenliydi. Koyu takım elbiseler giyerdi. Aşkla ders anlatırdı. Ders anlatırken kendinden geçer, ağzından etrafa tükürükler sıçrardı. Dersi öyle istekle anlatırdı ki; evinde, gittiği kahvehanelerde ders anlatmaya devam ettiğini düşünürdüm. Sesini alçaltıp yükselterek anlatırdı. Sesini alçalttığında uyur, yükselttiğinde sıçrayarak uyanır, belermiş gözlerle etrafa bakardık bu ses nedir diye.
Çok yavaş sesle;
“Hallacı Mansur “enel hak” demiş.” sesini olabildiğince yükselterek:
“Vay sen misin bunu diyen!” yine sesini zor duyulacak kadar alçaltarak:
“O sözündeki derinliği anlayamayan yobazlar yakalamış Hallacı’yı. Yarı beline kadar toprağa gömmüş, başlamışlar taşlamaya.” Sesini yükselterek:
“Bir yakın dostu gül atmış. Demiş ki Hallacı Mansur: “Düşmanın attığı taş değil, dostun attığı gül yaralar beni yaralar beni…”
Yazmayı sevmemde önemli payı vardır Engür öğretmenimizin. (Bursa’da yaşayan Durmuş Yanç adlı öğretmen arkadaşla karşılaştıkça onu anarız. O arkadaşın hem lisede öğretmeni hem aynı okulda çalıştıkları meslektaşıymış.)
Abdulkadir KILIÇ; Din Kültürü ve Ahlak bilgisi dersimize girerdi. Sanıyorum Çıkrıkçı Köyü’ndendi. Sınıfa hâkimiyet kuramazdı. Onun derslerinde sınıfa giren çıkan belli olmazdı. Dersine kimse önem vermez, dinlemezdi. Yazılılarda çok kolay sorular sorar herkes iyi notlar alırdı. En kolay kopya onun dersinde çekilirdi. “Aslında bu hoca çok bilgili, âlim biridir de anlatamamaktadır.” derlerdi. O da dikkatimizi çekmek için dersi bir yana bırakıp fıkralar, yaşanmışlıklar anlatırdı. Aklımda kalan bir fıkrası:
“Bir Kayseriliyle bir Yozgatlı trenle aynı kompartımanda Ankara’ya doğru yolculuk ediyorlarmış. Yozgatlı:
“Ya arkadaş Kayserililer çok açıkgöz olur, derler. Sende öyle bir şey göremedim.” der. Kayserili:
“Bak birazdan bilet kontrolü yapılacak. Kontrolör benden bilet sormayacak.” dedikten sonra kompartımandan çıkar. Kontrol memuruna biletini gösterip; bizim kompartımana geldiğinde benden bilet sorma, diye yalvarır. Kompartımana döner. Kontrol memuru onu kırmaz; tek ondan bilet istemez. Kontrolünü yapar, çıkar. Bu duruma şaşıran Yozgatlı nasıl yaptığını ısrarla sorar. Israrına dayanamayan Kayserili başparmak hariç diğer parmaklarını birbirine geçirir. Başparmaklarını içeriden dışarı doğru çevirir ve Yozgatlıya dönerek:
“Bu hareketi yaptım. Bu hareketi yapanlardan bilet sormazlar.” der. Bu sırrı öğrenen Yozgatlı Ankara’da işlerini çabucak bitirir bilet almadan trene biner…”
ahmet.kocak16 @hotmail.com