1972-1973 eğitim öğretim yılında ilçenin en yüksek dereceli okulu olan Sarıkaya Ortaokulu’ndan mezun olacak bizler, liseyi nerede ve nasıl okuyacağımızı düşünürken öğretim yılı sonunda ilçeye lise açılacağını duyunca çok mutlu olmuştuk. Ortaokuldan başka iki de ilkokul vardı. Bu okullar Barbaros İlkokulu ve Namık Kemal İlkokulu’ydu. Lise 1973 1974 öğretim yılında açıldı. Bizim için büyük bir şanstı. O yıl ortaokulu bitirip başka bir yerde okuma olanağı olmayan bizler lise öğrenimine devam edebildik.
Öğretmenlerimizin çoğunluğu Gazi, Buca, Necatibey gibi lise üzeri üç yıl eğitim veren Eğitim Enstitülerinden mezundular. Arada bir üniversite mezunu öğretmenler de atanıyordu. Anımsayabildiğim kadarıyla kurucu müdür olarak Yerköylü Osman Eminoğlu atanmıştı.
Okulda Fen ve Edebiyat bölümleri olmak üzere iki bölüm vardı. Ben Fen bölümünden mezun olmuştum. Bizim Matematik, Cebir, Geometri, Fizik Kimya, Biyoloji kitaplarımız kalındı. Edebiyat bölümünde okuyanlarınki inceydi. Onlara hep heveslenir; “şuncağız kitabı okumakta ne varmış” derdik. Edebiyat kitaplarımız da onlarınkiyle aynı kalınlık ve içerikteydi. Biz fenciler bilim insanı olacak, onlar edebiyatçı yazar olacaktı. O dönem edebiyat mezunlarından yazar şair çıtı mı bilmiyorum ama fen bölümü mezunlardan çıktığını biliyorum.
Osman EMİNOĞLU; orta boyda, beyaz tenli, hafif kilolu, saçları hep geriye taralı, sık sık kuruyan dudaklarını yalayarak, kafasını geriye atarak genizden gelen ses tonuyla konuşan bir müdürdü. Konuşmalarında espri de yapardı. Unutmadığım bir konuşmasında; öğrenci evlerine baskınlar yaptıklarını, evlerden çeşitli şeyler bulduklarını ve o çocukları disipline verdiklerini söylemişti. Bir evde de erkek tay bulduklarını anlatmıştı. Tayı anlatırken hep kuru olan dudaklarını yalayıp, yüzüne gülümseme ekleyerek; “Lan oğlum her şeyi anladık da evde tayın ne iş var? Tay dişi olsa anlayacağım da erkek tay da neyin nesidir?” demiş, tüm okulu güldürmüştü. Yanlış anımsamıyorsam Ilısu yolu ayırımında olan Ayhan Daştanların evinde kirada otururdu. Kışın bir arkadaş Osman Bey’i pijamalarıyla soba kovası boşaltırken görmüş ve hayret etmişti. Hayretini de;
“La bahala, dün bizim müdürü komür govası boşaltırkene gordüm. Gozümden düşdü hiyerif. Gılıbıkmış ya la bizim müdür.” diye anlatmıştı. (Osman Eminoğlu Bursa’da son yıllarını çalışırken bir kahvehanede okey oynarken ziyaret etmiştim. Birkaç kez birlikte oynadık. Öğrencisinin iyi okey oynadığını görür benimle hep gurur duyardı.)
Ahmet YALÇINKAYA; Sanıyorum Balıkesirliydi. Kısa boylu, oduncu gömleği desenli, yeleği olan kaşe takım elbiseler giyerdi. Müdür yardımcısı olmadan önce Cebir dersimize girerdi. ”Bu hoca Türkeşçi” derlerdi. Dersleri aşkla işlerdi. Elleri hep tebeşir tozu kaplı olurdu. Sonradan müdür yardımcısı oldu. Kısa boyuyla okulun bütün işlerini şahbazca yapardı. Okulun idari işlerini yetiştiremediği zamanlarda güvendiği öğrencilere iş yaptırırdı. Bir keresinde Halis Esmer’le beni odasına çağırmış, karneleri doldurtmuştu da pek hoşumuza gitmişti. Güzel matematik anlatırdı. Bize x, y, z ve a, b, c’lerden oluşan denklemleri çözmenin tadını vermişti. Harflerden matematiksel sonuçlar çıkarmanın sihrine ve zevkine hayran olurdum. Dersi başaramayan biri:
“Ya hocam bu Cebir’i hiç anlayamıyorum. Bu desin bize hayatta ne yararı olacak?”
“Bu ders katalizör görevi görecek ve sizin zekânızı geliştirecek.”
“Katalizör nedir hocam?”
“Hem fen bölümünde okuyorsun hem katalizörü bilmiyorsun. Onu da Kimya öğretmeninize sor.” diye yanıtlamıştı. (Bizim okuldan sonra Diyarbakır’a atandığını, evinin balkonunda çocuğunu severken vurulduğunu ve yaşamını yitirdiğini duymuş, çok üzülmüştüm.)
Ahmet UZUN; Çorumlu olan öğretmenimiz soyadının aksine kısa sayılacak boyda, hafifi kilolu, sarı saçlı, sarı bıyıklı, yeşil gözlü sakin bir öğretmenimizdi. Sanıyorum okulda onu sevmeyen öğrenci yoktu. Biyoloji, kimya dersimize girerdi. Sakince ders anlattığı, kişiliği gereği notu silah olarak kullanmadığı için onun derslerini severdik. Biraz gürültü olurdu ama yine de bizi yormazdı.
Bir keresinde bizi laboratuvara götürdü. Deney düzeneğini hazırladı. İki sıvının karışımını anlatırken (Sıvıların ne olduklarını anımsayamıyorum) “A sıvısını B sıvısının üzerine dökersek bir şey olmaz. Tersini yaparsak patlama olur.” diye açıklama yaptı. Derste her zamanki gibi çok gürültü olduğu için kafası karışmış olmalı ki, B sıvısını A sıvısının üzerine dökmüş, patlama olmuştu. Onun da bizimde ellerimiz, yüzümüz is karası olmuş, saçlarımız dağılmış, dikleşmiş vaziyette dışarı kaçışmıştık. Neyse ki yaralanma olmadı da kolay atlattık.
Anlayışlı, kalender bir öğretmenimiz olduğu için sıkıntılarımızı anlatırdık. Dinler ve çözmeye uğraşırdı.
Tahsin KARAOĞLAN; İzmir Buca Eğitim Enstitüsü mezunu olduğunu anımsıyorum. Fizik ve Kimya dersimize girerdi. Uzun boylu, zayıf bir öğretmendi. Kendisine yakışan şık takım elbiseler giyerdi. O zamanlar yeni ünlenen sinema sanatçısı Behçet Nacar’a benzerdi. Sakin bir kişiliği vardı ve “beni buraya kim gönderdi, ne işim var benim burada?” sorusu içinde görevini yapardı.
Kimyadaki formülleri de çok sevmiştim. Tepkimeler sonucunda çıkan sonuçlara bayılırdım. Periyodik cetveli ezberlemiş; çekirdek, proton, nötron ve elektronlar o yıllarda belleğime girmişti. Yazılı sorularını sorar gazete okumaya başlardı. Bilirdi ki; konulara hakim olmayanlar kopya da çekse yanıtlayamazdı. Veya bu çocuklardan bir şey olmaz, bari liseyi bitirsinler de bir yere girsinler, diye de düşünmüş olabilir. Onun dersinden geçemeyen çok arkadaşımın yazılı kâğıdını doldurup çok filtreli sigara kazanmış lığım, bira içmişliğim vardır.
ahmet.kocak16@hotmail.com