Anasayfa / Köşe Yazarları / 99 DEPREMİ

99 DEPREMİ

17 Ağustos 1999 gece yarısı saat üçte büyük depreme dördüncü katta olan dairemizde yakalandık. Sarsıntılarla uykudan uyandım. Neler olduğunu anlamam on saniye sürdü. İlk aklımıza çocuklar geldi. Kalan otuz beş saniyede ön balkondan arka balkona- ne yapacağımızı bilemeden- gidip geldik. Düşünceler de benimle gidip geliyordu; “ çocukları uyandırsam mı? Boş ver uyusunlar. Şimdi geçer nasıl olsa…” Televizyonu açtım büyük bir deprem olmuş. O saatte deprem oldu haberinden başka haber yoktu. “Artçı depremler oluyor. Evlerinizi terk edip açık alanlara gidin.” diyor televizyon. Bizim sokak hareketli, herkes evini terk edip sokağa çıkmış. Hemen çocukları uyandırdım. Arabaya binerek Meydancık denilen açık alanın uygun bir yerine park ettim arabada uyuruz diye. Uyumak mümkün değil. Etraf insanlarla dolup taşıyor. Ne kadar çok insan varmış meğer. Yuvasına duman verilmiş tilkiler gibi herkes evini terk edip alana doluşmuştu…
Bizim sitede oturanlar sokaklarda, akrabalarında, parklarda geçiriyorlardı günlerini. Sonra sitenin önündeki geniş bahçeyi açmalarını istemişler bahçe sahiplerinden. Onlar da orada kalmalarına izin vermiş. Biz de o bahçede komşularla kalmaya karar verdik. İçerisi yarım metre yabani ot ve dikenlerle kaplıydı. Evlerden getirdiğimiz kilimleri otların üzerine serince güzel, yumuşacık ot yatak gibi oldu. Evlerden getirdiğimiz yiyeceklerle geniş bir sofra kurup hep birlikte akşam yemeğimizi yedik.
Gece yarısına doğru çocuklar uyudu. Biz de gruplar halinde yavaş sesle sohbet ediyorduk. Bir ara bahçenin dışından birinin öfkeyle bağırdığını, diğer birinin de ona yalvardığını duyup dikkat kesildik. Biraz dinleyince iki gencin kavga ettiğini anladık. Ben, “ Haydi çıkalım bir bakalım neymiş? “ dedim. Kimse oralı olmadı. Bir daha teklif ettim, “Aman hoca boş ver! Serserilerdir. Yeterince başımızda dert var bir de belaya bulaşmayalım” dediler. Sanıyorum kentte doğup büyümenin verdiği nemelazımcı duygu hakimdi hepsinde. Bir şeyler yapmamız gerektiğini düşündüm. Bahçenin içinde bol olan kırık dallardan hemen kendime bir sopa hazırlayıp koşarak dışarı çıktım. İlerde kavga eden gençleri gördüm. Gencin biri yere oturmuş, iki eliyle başını tutuyor, diğeri elinde bıçakla tehditler savurarak, diğer eliyle kendisine hiç karşılık vermeyen gence vuruyordu. Baktım ikisi de yirmili yaşlarda. Eli bıçaklı olan beni elimde kalın sopayla görünce genci dövmeyi bırakıp bıçağı bana doğru çevirerek: “Sen karışma! Defol git! Bizim kendi aramızda.” Diye bağırdı. Ben sakin bir sesle, “Yaptığın doğru değil. Bak, gençsin bir çılgınlık yapma. Pişman olursun. O çocuğu bırak gitsin. Yazıktır!” dedim. Elimdeki sopa ile bekliyordum. Burnundan soluyan genç dikkatini bana verince alttaki çocuk kaçtı. O da onun peşinden giderken sopa ile önüne geçtim. O sırada diğer çocuk köşeden döndü uzaklaştı. “ Bak oğlum, ben seni tanımam etmem. Sana vurmak istemiyorum. O çocuk kaçtı. Sen de evine git.” Genç o sırada biraz sakinleşmişti. “Mahalleli polisi aramıştır. Belki birazdan polis gelir. Çocuğun ailesi gelir olay büyür. Hadi sen de evine git.” Dedim yumuşakça. Oğlan kafasını sağa sola salladı, yere tükürüp yavaş adımlarla uzaklaştı.
Bahçeye döndüğümde herkes merakla etrafımı sarıp dışarıda neler olduğunu soruyor. Onlara kızdığımdan sadece,” önemli bir şey değil. İki genç kavga ediyordu araladım. İkisi de evine gitti.” Dedim.
O olayın üzerinden on yıl geçti. Şehir merkezinde boş bank buldukça oturarak, avare avare geziyor, vakit öldürüyordum. Karşıdan gelen bir genç:” Af edersiniz abi bir dakika bakar mısın?” dedi. “Yine, yol param yok. Yol parası verir misin? Sabah kahvaltı yapamadım bir simit parası verir misin?”diyecek, ben de;” Hadi, Allah versin! Ayıp değil mi? Genç adamsın çalışsana dileneceğine.” Demeye hazırlanırken “ Abi rahatsız ediyorum ama ben sizi tanıyorum. Siz bana büyük bir iyilik yapmıştınız.” Dedi. İçimden, “ yine bir öğrencim olsa gerek. Öğretmen olunca zaten herkese iyiliğin dokunmuştur. Bu hangisi acaba?” diye yüzüne baktım tanıyamadım. Genç adam: “ Abi büyük depremden üç gün sonra beni bir serseriden kurtarmıştınız. Tanımadınız mı ?” Yüzüne daha dikkatle baktım. Olayı anımsadım. Zaten karanlık bir kuytuydu. Çocuğu döven serseriye odaklanmış, diğerinin yüzüne bile bakamamıştım. “Hayır seni çıkaramadım. Saldırganı anımsıyorum.” Dedim. Genç adam: “Abi vaktiniz varsa benim yakındaki büroma buyurun. Bir çayımı için lütfen.” Dedi. Bu içten yapılan daveti kabul ettim. Yolda giderken İnşaat mühendisi olduğunu, müteahhitlik de yaptığını, büyük bir şirketi olduğunu öğrendim. Bürosunda çaylarımızı yudumlarken, “Hocam bak şimdi içeri kim gelecek? Bakalım tanıyacak mısınız?” dedi. Zile basıp “Salim hemen gelsin.” Dedi. Birazdan el pençe divan vaziyette içeri Salim geldi.
“ Salim, bak bakalım hocamı çıkarabilecek misin? O zamana kadar patronuna gözlerini diken Salim beni anımsadı. “Bu abi demek öğretmen miymiş? Hocam verin elinizi öpeyim. Zaten o geceki davranışlarınızdan bir eğitimci olduğunuzu tahmin etmeliydim. Siz olmasaydınız bana bu günlerde ekmek veren, velinimetimi bıçaklayacaktım. Size ne kadar teşekkür etsem azdır.” Dedi elimi öpmeye yeltendi. Salim’le tokalaştım.
Zekanın uzun vadede kaba kuvveti, cehaleti yendiğine tanık olduğum için mutlu oldum. Kaba gücün, cehaletin her zaman zeka karşısında ezildiğini, ezilmesi gerektiğini düşünürüm hep. Her ikisine de başarılar dileyerek bürodan ayrıldım.
Ahmet.kocak16@hotmail.com

Hakkında Mustafa TEK

Ayrıca bakın

YAKTIN BİZİ KORONA!

Bu gün saat beşte uyandım. Çay koyup kahvaltı yapmamın ardından geçtim bilgisayarın başına. Önce Facebook’taki …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir