Anasayfa / Köşe Yazarları / CASİM EMMİ

CASİM EMMİ

Yıl 1971.Orta birde okurken anneden babadan ayrı talebelik hayatı yaşıyordum Sarıkaya’da. Bir evde yalnız başıma kalıyorum. Yalnız kaldığım için aile şefkati ihtiyacımı okul arkadaşlarımla karşılıyordum. Benim gibi ailesinden ayrı kalan arkadaşlarım çoktu. Onlarla oynayarak, yardımlaşarak zorluklara göğüs gerebiliyordum.  Yıl 1971.Orta birde okurken anneden babadan ayrı talebelik hayatı yaşıyordum Sarıkaya’da. Bir evde yalnız başıma kalıyorum. Yalnız kaldığım için aile şefkati ihtiyacımı okul arkadaşlarımla karşılıyordum. Benim gibi ailesinden ayrı kalan arkadaşlarım çoktu. Onlarla oynayarak, yardımlaşarak zorluklara göğüs gerebiliyordum. İkinci dönem sonuna doğru, zorlu bir dönemi bitirmek üzereyiz. On dokuz Mayıs törenlerinde siyah renkli don üzerine giydiğimiz beyaz askılı atletler her on dokuz mayıslarda bizim bayram üniformalarımızdı. Mayısın sonu; havalar ısınmış, doğa canlanmış, bozkır renk değiştirip yeşile dönmüştü. Baharla birlikte bizde de bir canlanma, kabına sığmama dönemi gelmişti. Benim gibi ailesinden ayrı, özgür takılan arkadaşım Halit ile kırlara doğru yemlik, kangal toplamaya çıktık. Bir cumartesi yarım gün okuldan sonra, Beştepe’ye doğru yola çıktık. Tepenin zirvesine çıkıp ilçemize kuş bakışı baktık. Ne tadına doyulmaz bir manzaraydı! Ben, “geri dönelim artık akşam yaklaşıyor.”dediysem de özgürlüğün tadını alan arkadaşım daha ileri doğru gitmemizi istedi. Bir saat daha yürüdük. Acıkmıştık ekili tarlaların sınırlarında etli etli kangallar bulduk. Ayakkabılarımızla basıp yatırdığımız kangalları sivri ve keskin taşlarla kestik. Dikenleri ellerimize bata bata soyup yemeye başladık. Daha önceleri topladığımız yemlikleri de katarsak karnımız doydu sayılır. Oyun oynamaya, kangal yemeye öyle dalmışız ki karanlığın bastığının farkında değildik. İlçeye doğru yürümeye başladık küçük adımlarımızla. Biraz sonra zifiri karanlık oldu.  Biraz dinlenmek için oturduk. Kalkıp yine yürümeye başladık. Saatlerce yürümemize rağmen etrafta hiçbir ışık göremedik. Yapacak bir şey yoktu ve yürümeye devam edecektik… İki saat daha yürüdük ormanlık bir bölgeye geldiğimizi şaşkınlıkla görüp korkmaya başladık. Biz yürüdükçe etrafımızdaki ağaçlar sıklaşıyor, bize geçit vermemeye başlıyordu. İkimiz de çok pişmanız, ne yapacağımızı bilemiyoruz. İlçede orman yok. Yakın ilçe olan Çayıralan ve Akdağmadeni’nde olduğunu duymuştuk. Yoksa biz oralara mı gelmiştik?Ben bir ara yerde kesilip yığın halinde dallar hissettim. Halit’e; “artık yürümeyelim, çok yorulduk. Etrafta hiç ışık gözükmüyor. Gel şu dalların üstünde uyuyalım. Sabah olunca geri döneriz.” dedim. Kabul etti. Yatmamıza, çok yorgun olmamıza rağmen korkudan gözümüze uyku girmedi. Bir süre sonra ikimiz de yorgunluktan uyuyakaldık. Sabah gözümüze vuran güne ışığı ile uyandık. Etrafa göz gezdirdik. Her yer sık ormanlarla kaplıydı. Çok acıkmıştık, susamıştık. Biraz yürüdük, ilerde Roman çadırları vardı. Saklana saklana yaklaştık. Biz ne kadar saklansak da köpekleri kokumuzdan olsa gerek bağlı olduğu yerden bize doğru havlıyordu. Durumdan kuşkulanan yetişkin esmer biri etrafa göz gezdirmeye başladı. Biz ne kadar saklanıp, gözükmediğimizi düşünsek de -çocuk aklımızla- adam bizi görüp yanımıza gelmişti bile. “Çocuklar korkmayın. Ben den size zarar gelmez. Burada ne yapıyorsunuz? Hangi köydensiniz?” dedi biz korkmuş, sinmiş bir halde uzun süre tutulup yanıt veremedik. Adam güler yüzlü, sevecen bakışlarla:“Aç mısınız? İsterseniz çadıra gidelim size yiyecek bir şeyler vereyim yiyin.” dedi. Epey bir uğraşmadan sonra adam bizi çadıra gitmeye razı etti. Çadırda adamın karısı, bizim yaşlarımızda iki, bizden küçük üç çocuğu vardı. Önümüze ekmekle akşamdan kalmış tavuk etleri koydular afiyetle yedik.  Adı Casim imiş. Otuz yaşlarında esmer, orta boyda, zayıf bir adamdı. Karısı: oldukça kilolu, esmer, kısa boylu, gözleri fıldır fıldır bakan, bakışlarından da bizden hiç hoşlanmadığı anlaşılan bir kadındı. Kadın sırtına bohçasını, eline de bağlanmış iplere dizilmiş kalbur ve elekleri alıp köye doğru yola çıktı. Bizim yaşımızdaki çocukları da yeni arkadaş bulmanın mutluluğu ile etrafımızda gezerek bizimle oynamak istediklerini belli ediyorlardı. Biz de çocuğuz bu cazip davete kayıtsız kalmadık başladık onlarla oynamaya. Casim ağa da yakın köyden getirdiği kapları kalaylamaya başladı. Biz de izliyorduk. Kızlarından biri küçük körükle yanan kömürleri harlıyor, adam tencereyi eline alıp içine beyaz bir toz atıp pamukla siliyor, sonra bir başka şey atıp kızgın tencerede eritiyor, yine pamukla silerek içini dışını bir güzel kalaylıyor, onu kenara bırakıp başka bir kap alıyordu.  Bir ara Halit yavaş bir sesle:” La Ahmet, ne oynuyoruz ki? Haydi gidelim. Bunlar cingan bizi kaçırırlar elimizi, bacağımızı keser bizi dilendirirler.” dedi ben de aynı düşüncedeydim ama o kadar oyuna dalmıştık ki akşamın yaklaştığını yine fark edememiştik. Adamın yanına gittik. “ Casim dayı biz Sarıkaya’danız. Bize İlçenin ne tarafta olduğunu göster de biz gidelim.” dedik yine adam sevecen bakışlarla: “Biz konargöçeriz öyle çok yer gezeriz ki; adlarını pek aklımızda tutamayız. Sarıkaya ne tarafta ben de bilmiyorum. Bu gece burada yatın. Sabah yakındaki köye birlikte gider sorarız. O köyden gidersiniz.” dedi. Korkmamıza rağmen adamın güven veren tavrı ve çaresizliğimizden dolayı o öneriyi kabul etmek zorundaydık. O gece ikinci çadırda yattık.Sabah kahvaltıdan sonra Casim aga: “ Haydi çocuklar birlikte köye gidelim. Ben kapları sahiplerine vereyim. Sizi kazanıza göndereyim.” dedi. Birlikte tek atın çektiği at arabasına bindik. Teker tıkırtıları arasında bilmediğimiz bir köye girdik. Adam bir yandan kapları sahibine verip parasını alıyor, bir yandan da bizi ilçeye göndermek için birilerini arıyordu. Nihayet atlarını koşmuş, bir yere gideceği anlaşılan birini buldu. Adama nereye gittiğini sordu. Adam Sarıkaya’ya gidiyormuş. Bizi o adama emanet ederek köyü dolaşmaya, alacaklarını toplamaya devam etti. Aradan yıllar geçti. Ben de öğretmen oldum, Anadolu’da dolaşa dolaşa en sonunda Bursa’ya demir attım. Bir öğretmen arkadaş oğlunu evlendirecekti. Düğün salonunda değil sokakta düğün yapmak istiyordu. “Düğün için bildiğiniz çalgıcı var mı?” diye sordu. Kimse bilmiyordu. Ben: “Çalgıcılar, Roman Mahallesi Kamberlerde, Kız Yakup’ta ancak bulunabilir.” dedim. Başka bir arkadaş: “O mahallelere polisler bile giremiyor diyorlar. Siz nasıl gideceksiniz de bulacaksınız?” dedi. O arkadaşla gitmeye gönüllü oldum. Çocukluğumda yaşadığım deneyimden dolayı Romanlardan zarar gelmeyeceğini biliyordum.  Birlikte Kız Yakup Mahallesi’ne gittik. Yaklaştığımız kahvenin dışındaki gölgelikte bir grup mahalle sakini oturuyordu. Yaklaşıp selam verdik. Arkadaş derdini anlatırken ben de etraftaki insanları inceliyordum.  Altmış yaşlarında esmer zayıf bir adamı tanıdım. Yanına gidip omzuna dokunarak, “Senin adın Casim mi?” dedim. Adam ayaklarımdan başlayıp yukarı doğru oturduğu yerden bakarak: “He Casim. Ne olacak ki?” dedi, tedirgin. Ben adamı tanımıştım ama adamın beni tanıması mümkün değildi. Kendimi tanıttım. Olanı biteni anlattıkça Casim Aga’nın yüzündeki tedirginlik kayboldu. Kalkıp boynuma sarıldı. Ben de o güzel insanın boynuna sarıldım. Bizi ısrarla evine davet etti. Kıramadık gittik. Evinde kırk yaşlarında olan kızları ile tanıştırdı. Kızları beni anımsamasa da olayı anımsıyorlardı. Viktor Hugo’nun Notre Damus’un Kamburu kitabında geçen güzeller güzeli Esmeralda’ya benzeyen genç bir kız çay ikram etti. Casim Aga: “Amcası bu kız torunum. Ellerinden öper.”dedi. Derdimizi anlattık. Casim Aga: “O iş kolay. Oğlum Kemal, yanına ekibi al, çocukluk arkadaşın Ahmet’in istediği yere gidin düğünü çalın.” dedi. “Emri olur. Biz istedikleri saatte hazır oluruz.” dedi. Arkadaşım düğünün başlama, bitiş saati ile ev adresini verdi. “ Casim emmi ne kadar ücret ödeyeceğiz?” deyince Casim Ağa’nın kaşlar çatıldı: “ Ücret mücret yok. Ahmet’in hatırına parasız çalarlar. Sadece yemeklerini, içkilerini verin yeter.” dedi. Çok ısrar etsek de ücret istemediler. Arkadaşım sokak düğününü davul zurna çağırabilecekken bir orkestra geldi. Ayrıca Esmeralda da arkadaşları ile gelip Roman dansı yapmalarının seyrine kimseler doyamadı. O civarda herkese parmak ısırtan bir düğün oldu. Hiç ücret almamaları öğretmen arkadaşımı rahatsız etti. Bu durumu da marketten bolca yiyecek içecek alıp evlerine bırakmakla çözmüş olduk.  Casim Aga, benim oturduğum mahalleden at arabası ile geçer hurda toplardı. Ben de onu eve alırdım. Benim ev Casim Aga’nın dinlenme yeri oldu uzun yıllar. İkimize iki kez tavuk, bir kez de haşlanmış yumurta yedirdi, ondan önemlisi bize zarar vermeden ilçemize gitmemizi sağlamasının ödülünü aldı. Ben ve komşularım evden çıkan hurdaları ona parasız olarak verdik. Bursa’da arabasını ilk dolduran hurdacı oldu. Hep sorardım,” Casim emmi harçlığın var mı? Sana harçlık vereyim mi? “ bir kere de harçlığım yok demedi. Ben yine de onu harçlıksız koymadım. Her geldiğinde yemeğini yedi, çayını, kahvesini içti, harçlığını aldı gitti.  Bundan beş yıl önce oğlu Kemal aradı: “ Hocam babamı kaybettik. At arabası ile yolda giderken hızla gelen bir kamyon arkadan çarpmış. O ve atı oldukları yerde ölmüşler. Bilmek istersiniz diye aradım.”dedi. Çok üzüldüm. Cenazesine katıldım. Kürekle toprak atarken kapları kalaylayışı geldi aklıma. Berber iki gün oynadığımız kızları ve oğulları benim kadim dostum oldular. Evleri istimlak edilince ellerine geçen para ile hepsi birer daire aldılar. Çocukları ile zaman zaman görüşürüm. Kötü insanlar her milletten çıktığı gibi, iyi insanlar da her milletten çıkar. Casim emmi de iyi insanlardandı.  Kendisine Allah’tan rahmet diliyorum.

Hakkında Mustafa TEK

Ayrıca bakın

PİYES

Çalışanlar, uzun yıllar mesaiye gittiklerinden emekli olduktan sonra kendilerini boşlukta hissederler. Kimisi bu dönemi kendi …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir