Anasayfa / Köşe Yazarları / EVLER DE ÖLÜR

EVLER DE ÖLÜR

Evler de tıpkı insanlar gibi doğar, büyür, yaşar ve ölürler. Ben yaşadığım sürede iki evin öldüğünü bir evin de tarafımdan kurtarılıp yaşamaya devam ettiğini, nihayetinde onun da öleceğini gördüm, görüyorum. Bu başlığa bakan, çocukluğundan itibaren kaç evin öldüğünü ve ya can çekiştiğini görmüş olmalıdır. Çocukluğunun geçtiği, binlerce iyi, kötü anılar yaşadığı evinin şimdiki can çekişir halini ve ölmüş olduğu gerçeğini anımsayıp üzülmeyen yoktur. Kimi evler harabe halinde terk edilmiş, kimileri ise kepçelerin acımasız darbeleriyle yerle bir edilip yerine yeni hayatların, yeni anıların yaşanacağı evlere dönüşmüştür. Evler de tıpkı insanlar gibi doğar, büyür, yaşar ve ölürler. Ben yaşadığım sürede iki evin öldüğünü bir evin de tarafımdan kurtarılıp yaşamaya devam ettiğini, nihayetinde onun da öleceğini gördüm, görüyorum. Bu başlığa bakan, çocukluğundan itibaren kaç evin öldüğünü ve ya can çekiştiğini görmüş olmalıdır. Çocukluğunun geçtiği, binlerce iyi, kötü anılar yaşadığı evinin şimdiki can çekişir halini ve ölmüş olduğu gerçeğini anımsayıp üzülmeyen yoktur. Kimi evler harabe halinde terk edilmiş, kimileri ise kepçelerin acımasız darbeleriyle yerle bir edilip yerine yeni hayatların, yeni anıların yaşanacağı evlere dönüşmüştür.Dedeme babasından kalan eski ahır sekisi yetersiz gelince, o zamanlar “konak” dediğimiz iki katlı bir ev yaptırmıştı. Zaman içinde oğulları evlendikçe konak da yetersiz kalmış, altı erkek iki kız için artık yeni bir ev yapılması gerekmişti. Ben ilkokuldayken bu evin doğuşuna tanık oldum. Evi baba oğul iki usta yapıyorlardı ben de keser, çivi gibi şeyleri ustalara uzatarak ustalara lojistik destek veriyordum. Ustalar arkadaşım Mehmet Rüzgar’ın dedesi Ali ve babası Ahmet ustalardı. Sofra kurulup yemeklerini yerken daha çok bana takılırdı Ali emmi. Ben yufka ekmeği banak yapıp yemeğimi yerken beni izleyip  imrenirmiş.  Bulgaristan muhaciri olduklarından somun ekmeğe alışıklar, yufka ekmeği bilmiyorlar. “Şuna bak Hasan Ağa küçücük kalpazan bile benden iyi banak yapıyor.”diye beni överdi de benim pek hoşuma giderdi. Kerpiçten evi bitirdiler ev genç bir delikanlı gibi ortaya çıkıp yaşamaya başlamıştı. Evin doğum yılı 1968 idi. Dedemin ölümü ile içinde nefes kalmayan ev de ölmeye başladı. Evin ölümü kolay olmadı on beş yıl can çekişip daha sonra o ev de öldü tıpkı komşu İbrahim Başol’un evi gibi.  1977′ de temeline ilk kazmayı vurduğum,1979 yılında bitirdiğimiz evimizden beş kardeş uçtuğumuzda annemle babam bir kör oğlu bir ayvaz misali kalakalmışlardı. 2015 yılında ikisi de vefat etti. Bizim ev de dedemin evinin akıbetine uğrayacak çaresiz… Bir gidişimde; kapısını açmadan ıssız kalan evimizin balkon bölümüne oturdum. Rahmetli annemi, babamı ve kardeşlerimi anımsadım. Biraz sonra Annem kapıyı açıp dışarı çıktı,” Ahmeet! Kurban olduğum sen mi geldin? Niye burada oturdun el gibi içeri girsene yavrum. Sen şimdi uzak yoldan geldin acıkmışsındır. Keşke haber verseydin çok sevdiğin patatesli mantı açardım.” dedi, bir yandan da boynuma sarılıp beni defalarca öperken içeri bağırdı: “Gelin uşaklar bakın abiniz gelmiş koşun. Kızım abine oradan misafir için beklettiğimiz sucuğu tereyağda pişir, içine de iki yumurta kır da getir, abin yesin.” demesiyle herkes geldi etrafım bir anda kalabalıklaştı. Babam,” Ahmet Bey hoş geldin. Ne var ne yok? Söyle bakalım öğretmen bey, kürenin hacmi nasıl hesaplanır?” Ben: “Ya baba daha yeni geldim. şimdi soru sormanın sırası mı? Dur hele bir soluk alayım.”diyorum O ha bire sorularına devam ediyor.” Sen şimdi; silindirin alanını, küpün alanını, kürenin alanını ve hacimlerini de hesaplamayı bilmezsin. Vaaayh vayh! Şimdiki gençler iyi yetişmiyorlar. Bu basit bilgilerden bile mahrum yetişiyorlar. Bizim zamanımızda böyle miydi? Bak ben orta iki terkim bunların hepsini ve daha pek çok şeyi bilirim. Bizim öyle öğretmenlerimiz vardı ki; bilmedikleri yoktu. Zehir gibiydiler. Bir de size bakıyorum güya öğretmensiniz. Siz bizim zamanımızdaki öğretmenlerin eline su dökemezdiniz.” diye boyna beni sıkıştırıyor. O sıra annem imdadıma yetişiyor,” Herif, rahat bırak oğlanı. Zaten uzun yoldan gelmiş, yorgun çocuk.” diye çıkışınca babam durumdan hoşnut olmadığını, düşmeyen pantolonunu kemerinden iki eliyle yukarı doğru acele çekmesiyle belli ederek, harmana doğru yürümeye başlıyor. Ben de biraz nefes alıyorum. Sarıkaya’da beraber gezerken, eşine dostuna:” Bak bu benim büyük oğlum. Öğretmendir kendisi” diye tanıştırıp, böbürlenmeyi biliyorsun. Evde de yerden yere vur!” Bütün bunları anımsıyorum ve annemle babamın evden yüz metre uzaktaki mezarda yattıklarını düşünüyor, duygulanıyorum. O sırada gözlerimden yaşlar akmaya başlıyor.Bizim köyden çocukluk arkadaşım Mahmut ineklerini otlatırken karşıma gelmiş, deyneğini yana dayayıp ağırlığını da kalça kemiğinden deyneğe vermiş olarak:” Nörüyon Ahmet? Hoş geldin. Yoğsam sen ağladın mı la? Gözlerin yaşlı.” demesiyle anılardan sıyrılıp kendime geliyorum. “ Hoş bulduk. Sağ ol Mahmut. Bir zamanlar cıvıl cıvıl hayat dolu evin bu ıssızlığı beni duygulandırdı.” Mahmut:“ Nörecaan bu kötü evi bre Ahmet? Üzüldüğüne damez. Buralarda hayat bitik. Sen gittin kurtuldun. Biz burada sürünüyoruz. Senin Bursa’da bundan gozel evin vardır elleham. Le? Bu işe yaramaz, eski püskü evin neyine üzülüyorsun?” Mahmut’un bilmediği, aklının yetmeyeceği şeyleri ona anlatmayı canım istemiyordu.  Bereket ki yaydığı inekler gözden kaybolunca acele yanımdan gitmek zorunda kaldı. Senede bir kez baba evine giderim. Her zaman kurulu bulunan yeşil kuzine sobayı akşam yakarım. Fırınına birkaç patates, soğan atarım. Fırından aldığım pideyi de üzerine koyar, ısıtırım. Televizyonu açmam, lambaları yakmam. Duvarda olan gaz lambasını yakarım. Piti kareli, pembe sofra bezini yere sererim. Üzerine çocukluğumda binlerce kez yemek yediğim, üzeri kırmızı muşamba kaplı sofra tahtasını koyarım. Patatesleri soyup ezer, üzerine tuz ve acı toz biber atarım. Sıcak pide ile bir banak patates ile pişmiş soğanları afiyetle yerim.  Ardından; üzeri halı serilmiş yün minderler olan sedire(makata) çıkar, sırtımı halı kaplı ot yastığa yaslar radyoyu açarım. Zeki Müren; “Şimdi Uzaklardasın” şarkısını söyler kadife sesiyle. Sofra tahtasını sedire alırım. Üzerine gaz lambasını koyup evdeki kitaplıktan “Dişi Tilki” kitabını alır okumaya başlarım. Bu kitap; 1970’li yıllarda Yöre Gazetesi’nin açtığı şiir yarışmasına bir şiiriyle katılan, gazetede şiiri yayımlanan babama verilen birincilik ödülüydü. Yıllar sonra oğlunun YÖRE HABER Gazetesi’nde makaleler yazdığını görse kim bilir ne kadar mutlu olurdu? Yere bir yün yatak sererim, üzerime de kalın yün yorganı alır, çocukluğumdaki gibi derin ve deliksiz uykuya dalarım. Sabah uyandığımda bütün sıkıntılarım yok olmuş, yeniden çocukluk günlerime dönerim. Hemen yorganı atıp ayağa kalkarım. Eyvah! Okula geç kaldım telaşı birkaç saniye beni etkisine alır. Sonra, okulun da, mesleğimin de bittiğini anımsar sobayı yakmaya girişirim..Eğer uzaklarda sıkıntılardan bunalmış hissederseniz; benim gibi baba evinizi ziyaret etmenizi, doğup büyüdüğünüz evin bakımını yapıp her zaman sizi hazır olarak karşılamasını sağlamanızı öneririm. Oradaki huzuru, rahatlığı hiçbir yerde bulamazsınız.

 

Hakkında Mustafa TEK

Ayrıca bakın

MİNİ MİNİ BİRİNCİLER

İlkokul öğretmenleri meslek hayatları boyunca en az beş kez birinci sınıf okuturlar. Birinci sınıfları okutmak …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir