söyleyiş

Halis Esmer, Hamdi Karslıoğlu, Selahattin Aslan ile Sarıkaya’da bir çay bahçesinde yine buluştuk. Bir yandan çaylarımızı yudumlarken bir yandan da yılların yaşanmışlıkları, deneyimleri ile uzun sürecek bir söyleşiye başladık. Bu söyleşi laf lafı açar kabilinden devam ediyordu. Sevgili Sarıkayalılar, birer sandalye çekip söyleşimize katılın lütfen. Çaylar benden. Halis Esmer, Hamdi Karslıoğlu, Selahattin Aslan ile Sarıkaya’da bir çay bahçesinde yine buluştuk. Bir yandan çaylarımızı yudumlarken bir yandan da yılların yaşanmışlıkları, deneyimleri ile uzun sürecek bir söyleşiye başladık. Bu söyleşi laf lafı açar kabilinden devam ediyordu. Sevgili Sarıkayalılar, birer sandalye çekip söyleşimize katılın lütfen. Çaylar benden.Selahattin bey, önceden ilçemizde yaşanmış bir olayı anlattı: “Bizim buranın bir köyünde iki köylü kavga etmiş. Kavgayı köylüler araya girerek ayırmışlar. Ufak yaralamalar dışında kötü bir şey olmamış. Kavgada iki yumruk, bir tekme fazla yiyen köylü bunu hazmedememiş hasmını şikayet için ertesi gün ilçeye gelmiş. Okur yazarlığı olmadığından bir arzuhalciye gidip şikayet dilekçesi yazdırmak istemiş. Arzuhalci olayı anlatmasını söylemiş. Adam anlatmış. Arzuhalci dikkatle dinlemiş. “Hemşehrim söyle hasmın üç ay mı, bir yıl mı yoksa beş yıl mı hapis yatsın? Ona göre yazacağım dilekçeyi.” Demiş. Olayın sıcaklığı hala üzerinde olan köylü: “Beş yıllık yaz. Beş yıl yatsın şerefsiz!” demiş.Arzuhalci daktiloya kağıt sarıp başlamış “tik” “tak” “tik” “tak” yazmaya. Dilekçeyi bitirince kağıdı “cırt” “cırt” geriye sararak çıkarmış. Başlamış köylüye okumaya. Köylü dinledikçe gözleri dolmuş. Dilekçe bittikten sonra: “Yav arhadaş, bu adam bana naadar kötülük yapmış da benim haberim yoğmuş,” demiş.”Selahattin bey’den sonra ben söze girdim: “Yeri geldi, taşı gediğine koymazsam gece gözüme uyku girmez. Bizim Halis bey çok iyi bir arkadaştır. Diyelim, küçük bir sorununuz vardır. Yolda Halis bey’le karşılaştınız. Hoşbeşten sonra,” ne var ne yok?” diye sorar. Siz de o günkü sorununuzu anlatırsınız. Sizi can kulağı ile dinler, “arkadaş şu işe bak ya! Çok üzüldüm vallaha! Böyle bir şey olabilir mi? Merak etme kardeşim, Allah her zaman mazlumun yanındadır. ‘Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste’ demişler. O mutlaka cezasını bulacaktır. Dilerim, Allah tez zamanda onun belasını verir… “derken siz araya girer; “Oluyor bazen böyle şeyler Halisciğim takma kafana,” dersiniz. O, durmaz, devam eder: “Keşke elimde bir yetki olsa  bu gibi zalimleri yok etsem. Bu nasıl iştir? Bir insana bu zulüm yapılır mı? Çok moralim bozuldu!…” O sırada siz arzuhalcinin dilekçesini dinleyen köylünün ruh halindesinizdir. Kendinize acırken bir yandan Halis bey’i teselli etmeye başlarsınız. Ben ömrüm boyunca Halis bey kadar güzel dert dinleyen, güzel acıyan birine rastlamadım.” Dedim. Halis bey’in yüzüne baktım bıyık altından gülerken: “Vallaha mı? Ben öyle mi yapıyorum gerçekten?” diyerek bu sataşmamı da savuşturdu.Konuşmaların  bitmesini sabırsızlıkla dinleyip sözün kendisine gelmesini bekleyen Halis bey’ e yol vermiş oldum. O söz aldı: “Şimdi, bizim buradan gelin kaynana göz doktoruna gitmişler. Doktor gözü bozuk olanı muayene etmiş. Demir çerçeveyi gözüne takıp mercekleri koyup koyup, “bu nasıl?” diye soruyormuş. Dördüncü merceği koyup sormuş:” Bu nasıl? Daha iyi mi görüyorsunuz?” kadın: “Bayahkı” demiş. İstanbul’da doğup büyümüş doktor bir şey anlamamış; “Efendim anlamadım? “demiş. Kadın: “Bayahkı” demiş yine. O sıra yanlarında oturan kadın sinirlenmiş: “Kele tohdur ne bissing Bayahkını “İptiki” disane” deyince doktor Afrika’da bir ülkeye atanmış da Sıvahilice konuşan insanların arasına  düşmüş gibi hissetmiş.” Gülüşmelerin ardından ben söze girdim: “Bu olaya benzer bir olay da ben yaşadım. İlkokulda okuttuğum bir öğrencim doktor oldu. Bursa’da bir hastanenin acilinde göreve başladı. Ben okulda dersteydim. Kapıyı vurup içeri giren hizmetli: “Hocam dersinizi böldüğüm için özür dilerim. Sizi hastaneden arıyorlar,” dedi. Kapıyı içerden de vurarak dışarı çıktı. Hemen müdür odasında gittim. Sırt üstü bırakılmış ahizeyi aldım, “buyurun!” dedim. Öğrencim Dr.Deniz arıyordu. “Hocam rahatsız ediyorum ama sizin hemşeriniz iki elti geldi. Hasta olana neresinden şikayeti olduğunu sordum; “Yağannım ağrıyor” dedi bir şey anlamadım. Bir daha sordum yine “yağannım  ağrıyor, Ölüyom!” dedi. Yanındaki kadına baktım açıklar diye. O da: “Kele, navraksız sıracalı Tohtur ne bisssing yağannıyı? Böğrüm ağrıyor disane.” Dedi. Ben yine anlamayınca Yozgatlı bir hastabakıcı vardı onu çağırttım çevirsin diye. “Müslüm efendi, “Kele” ne demek? Dedim. “Tohturum “şiy” gibi bi şiy. Garılar dir bizim orda.” Peki, “navraksız” ne demek?”dedim. Gurban ben navraksızı nasıl aanadıyım saa şindi? “Şikirsiz” gibi bir şiy.” Dedi. Baktım çevirmenin de çevirmene gereksinimi var. Aklıma siz geldiniz. Türkçeyi de, Yozgatlıcayı da en iyi Ahmet öğretmenim bilir diye sizi arayıp rahatsız ettim. Hocam, “kele”, “navraksız”, “sıracalı” ne demek söyler misiniz lütfen. Dedi. Benden çevirmenlik yapmamı istiyordu. Aklımdan latife yapıp olayı daha da karmaşık hale getirmek, hizmetli gibi açıklamalar yapmak geçti aklımdan. Baktım; onun hastaları, benim öğrencilerim bekliyordu. “Deniz, şimdilik kadının böbreği ile kaburgası arasında ağrısı olduğunu söyleyeyim. Diğer sözcükleri buluştuğumuzda açıklarım. Şimdi ne senin, ne benim zamanımız var.” Dedim. Zaman zaman arayıp ilk kez duyduğu sözcükleri bana sorar ben de açıklarım.Akşam oldu söyleşimiz bitti. Yarınki söyleşimizde buluşmak dilekleri ile evlerimize dağıldık. ahmet.kocak@hotmail.com

Hakkında Mustafa TEK

Ayrıca bakın

BİR YAŞAM ÖYKÜSÜ

Yıl 1970. Türkiye’de nüfus patlaması olmuş. İnsanlarda yoksulluktan kurtuluş, çağdaş yaşama kavuşma mücadelesi başlamış. Özgür …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir