…Yavaş yavaş düz yol bitti. Virajlı yollar başladı. Ankaralı Karışık’ı çıkarıp başka bir CD koydum. Koyarken de dua ettim bu yola uygun bir CD olsun diye. O kadar sıkıntılı yolun ardından duam kabul oldu. “Karışık” yazan CD geldi elime. İlk kadife sesli Zeki Müren söylemeye başladı. Direksiyona geçsin diye kenara çekildim. “Lütfen siz buyurun Ahmet beyciğim. İstirham ediyorum efem!” dedi. İnsan bu kadar mı nazik olur? Ben sürdüm, o, ön camdan söylemeye başladı. Mezitler denilen bölge ormanlarla kaplı sarp dağlar arasından geçer. O kadar geçit vermez dağlar vardır ki, insanlar akan dereyi izleyerek ancak yol yapabilmişler, dere nereye yol oraya gitmiştir. Buradan geçerken tüm dünyanın ormanlarla kaplı olduğu hissine kapılırım hep. Baharın; yeşilin bin bir çeşidi, güzün; kahverenginin bin bir çeşidine bürünür de seyrine doyum olmaz. Araç normal hızla seyrederken kamera çekimi yapılıyormuş, kamera sağa, sola, yukarı aşağı çekiyormuş gibi kahverengi tonlar arasında kalan yeşilleri seyrederek, sanat müziği dinleyerek giderken uykum gelmeye başladı. Burası uyunacak yer değildi. O CD’yi çıkardım başkasını koydum. Neşet Ertaş başladı çalıp söylemeye. Önce saz ağladı ardından Neşet Ertaş: “Uzak yoldan geldim hasretim için/Hani nerde Babam Muharrem nerde/Yaralı Bülbül’üm ses vermez niçin/Yüreği yanığım o Kerem nerde?” derken babam geldi aklıma. Gözlerim buğulandı. Yolu göremez oldum. Yol virajlı ve kaza yapacağım. Hemen emniyet şeridine çekip durdum. Bu ağıda yazılan yorumlar geldi aklıma: “Siz hiç kefenin içindeki babanızın ayağına kendi çorabınızı giydirmek istediniz mi?.. Bugün baba bugün tam 1 yıl oldu .. Çayır çayır yandım acıdan ..” “Bir erkeğin ölümü, babasının ölümüyle başlar…” “Babalar çocuklarını omuzlarında taşır ama çocuk babasını bir sefer omzunda taşır oda dünyanın en ağır yüküdür. Bir ömür boyu yokluğunu hisseder. Ben babamı bir sefer taşıdım omzumda meğerse; hayatımda taşıdığım en ağır yükmüş babam.” “Baba çocuklarının arkasında bir dağdır. Evin orta direğidir. O direk bir kırılırsa vay haline vay!… Tam 42 yıl. O dağı arkamda hiç hissetmedim. Hep boynum bükük gezdim. Araba aldım “babam sağ olsun” diye arkasına yazdıramadım.”
Araba ve klima çalışır vaziyette kafamı direksiyona koydum göz yaşlarımın paspasa akmasını izlerken biri camı tıklattı. Güneş gözlüğümü takıp baktım (ne demiş atalar; kabahatte gizli ibadette) otuz yaşlarında efendice bir adam. Camı aralayınca ikinci müzik sesi camdan dışarı yayıldı; “Perişan hallarım aşkın elinden/Gel buna bir çare bulmadan getme/Dermansız derdimin sende dermanı/Derdime dermanı bulmadan getme getmee..” Müziği kıstım.
“Abi iyi misin? Merak ettim de.” Dedi.
“Çok teşekkür ederim. İyiyim. Türkü dinlerken rahmetli babam aklıma geldi de duygulandım. Senin hiç baban öldü mü?” Dedim.
“Hayır ölmedi”
“O zaman babanın yanına gidince ondan yüz lira harçlık iste. Ne kadar çok paran olsa da hiç bir para baba parası kadar tatlı değildir. O para ile gazoz al, iç. Sinemaya git. Çiklet al mahalledeki çocuklara dağıt. Birini de kendi ağzına at. Arkadaşlarına dondurma ısmarla.” Dedim.
“Olur abi yaparım. Kendine iyi bak!” Dedi. Arabasına gitti. Ne güzel insanlar var!
Türküyü dinlemeye devam ederken aklıma bir anım geldi. Yine tek başıma arabamla Sarıkaya’ya gidiyordum. Kırıkkale’yi geçince sağda bir benzinlikte mola verdim. Baktım Neşet Ertaş tek başına volta atıyor. Kısa boylu -kendi dediği gibi- kara suratlı bir garip yolcu. Kendimi tanıttım. Türkülerini dinleyerek büyüdüğümü söyledim. Memnun oldu, “oretmenim ayayın turabı(toprağı) oluyum.” Dedi beni mahcup etti. Çiçekdağ’a gidiyormuş. “Gel birlikte gidelim.” Dedim. Kırmadı, gitti birileriyle görüştü geldi. Teybe onun CD’sini koydum. Sesini açtım. Teyp söyledi Neşet Usta eşlik etti. Ne bulunmaz nimetti benim için. Sohbet ederek güzel bir yolculuk yaptık. Çiçekdağ’a bıraktım: “Aamedim sav ol! Ayana daş damesin” diyerek beni yolcu etmişti. O geldi aklıma. Derken ikinci türkü başladı; “Kesik çayır biçilir mi?” Böyle hareketli türkü çalar da araba yerinde durur mu? Başladım yine harika manzaraları izleyerek yola devam etmeye.
Yeşil Bursa Ovası, ovayı kaplamış bina ormanı ile karşımdaydı. Yol bitti yola devam etmek istiyordum. Daha dinlemediğim dört CD kaldı. Hızımı alamamış, yola devam etmek isteği ile yanıp tutuşuyordum. Eve uğramadan yola devam edip (hiçbir işim, tanıdığım yokken) Çanakkale’ye gidip dönmeyi düşündüm. İstek o kadar fazlaydı ki Çanakkale’ye gitmek de kesmeyecekti. Eve uğrayıp yeşil pasaportumu alıp Yunanistan’a veya Bulgaristan’a doğru yoluma devam etmeye karar verdim.
Nasrettin Hoca’nın eşeği yaşlanmış, yola gidemez olmuş. Bu durumdan dert yanınca muzip köylülerden biri: “Hoca eşeğin arkasına neft yağı sür. Bak nasıl yola gidiyor gör.” Demiş. Hoca eşeğine buğday çuvalını yüklemiş, yanına da neft yağı almış. Bakmış yaşlı eşek yine yavaş gidiyor, arkasına biraz neft yağı sürmüş. Eşek hızlanmış haliyle. Bu sefer de Hoca eşeğe yetişemez olmuş. Hoca bakmış olmuyor biraz neft yağı da kendi arkasına sürmüş. Böylece değirmene varmışlar. Buğdayı öğütüp dönüş yoluna düşmüşler. Hoca ve eşeği beş dakikada köye dönmüşler. Eşeği ve yükünü eve bırakan hoca başlamış köy içinde hızlı hızlı yürümeye. Köylüler: “Hoca değirmenden geldin, yorgunsundur bu hızlı hızlı yürümek de neyin nesi?” diye sormuşlar. Hoca da: “Bırakın komşular hızımı alamadım. Birkaç tur daha atayım.” Demiş. Nasrettin Hoca hesabı ben de hızımı alamadım.
Yol kısa geldi. Eve geldim. Acele bir şeyler atıştırıp yola devam edeceğim. “Getirin benim yeşil pasaportumu” diye bağırdım. Bir anlam veremeden getirdiler. Pasaportu cebime koydum. Yemeği yiyince üzerime bir ağırlık çöktü. Kanepeye uzandım. Yorgunluktan uyuyakalmışım. Sabaha uyandığımda CD’lerin etkisi geçmiş, sakinleşmiştim. Pasaportu yerine koyup normal yaşantıma döndüm
Ahmet.kocak16@hotmail.com