Anasayfa / Köşe Yazarları / OKULDA BİR GÜN

OKULDA BİR GÜN

Sabah okula gitmek için uyandım. Yanan, önce kendini ısıtmak için uğraşan kuzine sobanın üzerinde ısıttığım ekşili bazlamayla çökeleği yutmak için çaydan yardım alarak kahvaltımı yaptım. Ablamın örüp yeni bitirdiği açık mavi süveteri kravatımı taktığım gömleğin üzerine giydim.  Süveter tam geldi ama bir sorun vardı; parmak ucu şeklinde bir santim çıkıntıları olan bir modeli vardı. Ablam bir arkadaşından beğendiği modelden orlon iple örmüştü. Çıkıntılı modelinden hoşlanmasam da acelem olduğundan giyip hemen evden çıktım. Sabah okula gitmek için uyandım. Yanan, önce kendini ısıtmak için uğraşan kuzine sobanın üzerinde ısıttığım ekşili bazlamayla çökeleği yutmak için çaydan yardım alarak kahvaltımı yaptım. Ablamın örüp yeni bitirdiği açık mavi süveteri kravatımı taktığım gömleğin üzerine giydim.  Süveter tam geldi ama bir sorun vardı; parmak ucu şeklinde bir santim çıkıntıları olan bir modeli vardı. Ablam bir arkadaşından beğendiği modelden orlon iple örmüştü. Çıkıntılı modelinden hoşlanmasam da acelem olduğundan giyip hemen evden çıktım.Hava çok soğuk ve tipi esiyordu. Benim duldamdan yararlanan küçük biraderimden sonra tipi tozları arasından bizim köyden okula giden çocuklar da kafileye dahil oldular. En büyükleri olmam nedeniyle önden gidiyor,  akşamdan kalan izlerden giderken; uçan kazların öndeki kazın kılavuzluk etmesi gibi arkadan gelenlere yol açıyor, onları şiddetli tipi darbelerinden koruyarak ilerliyordum.  Mezarları geçip düzlüğe çıktığımda tipi karşıdan şiddetini daha da artırıyor, gözlerimi bile zor açıyordum. Tipiyi yara yara zamanında okula vardım. İlk ders başlamıştı. Hocamız sağ olsun,”Ahmet sen köyden geldin (Ilısu’dan) sobanın yanında biraz ısın. Sonra yerine geçersin.” dedi. İkinci ders tarih ve hakimin karısı dışarıdan dersimize giriyordu. Dudaklarından başka güzel yeri olmayan, kısa boylu, hafif kilolu, otoriter hocamız ders anlatırken arka sırada oturan Abdulkadir sırtımda gördüğü çıkıntıları parmağı ile bastırarak söndürüyor, tümünü söndürdükten sonra ben hareket edince yine kabarıyorlar, Abdulkadir tekrar söndürüyordu. Hocanım çok sert, arkadaşım sırtımda; çocuk oyun parkında kafasını çıkaran kurbağalara tokmakla vurup puan toplayanlar gibi puan toplama peşinde. Hoca arkasını dönünce ben de arkaya dönüp; “Ya Abdulkadir yapma. Hoca görecek.” desem de o oyununa devam etti. Bir daha o süveteri giymemeye karar verdim. Süveterin çıkıntıları yüzünden ne ben, ne arkadaki arkadaşlar derse motive olamadık.Tam gün eğitim alıyoruz. Öğle arasında harçlığımla sigara aldığımdan yiyecek almaya param kalmadı. Yemeksiz durur, sigarasız duramazdım. Cebimde bir çay içecek param kaldı. Onunla da kahvede sigara eşliğinde çay içerek öğle yemeğimi de afiyetle(!)yemiş oldum. Öğleden sonraki dersler de saat on altıda bitti. Her gün karanlıkta köye giderdik köyün çocuklarıyla grup grup. Tüp satan Hakkı Açıkel’in evinden yüz metre ilerdeki son ev Burunkışlalı Ferit aga’nın eviydi. Sınıf öğretmenimiz; “Ahmet bu akşam kütüphaneyi düzenleyeceğiz. Sen ve diğer Kütüphanecilik Kolu’nda görevli öğrenciler kalacaksınız.” dedi. Emir demiri kestirirmiş. Kaldık mecburen. Başladık kütüphanede çalışmaya. Akşam dokuzda işimiz bitti. Ben ıssız sokaklardan başladım köye doğru bir başıma yürümeye.Tipi durmamış, aynı sabahki şiddette yönünü değiştirerek esmeye devam ediyordu. Ben köyden yürüyerek gidip gelirken bir kez bile tipinin arkadan estiğine hiç rastlamadım. Yine karşıdan esiyor göz açtırmıyordu. Ferit aga’nın evini geçince evler bitti. Tepeyi tırmanıp düzlüğe çıkınca bir başıma tipiyi yararak yürümeye, bazen de çukura indiğimi hissederek şarampole girdiğimi anlayıp tekrar kendimi yola çıkarak devam ediyordum. Gözlerim çoğunlukla kapalı arada bir açıp yola bakabiliyordum. Gözümü açtığım bir ara sağ taraftan birinin, elli metre yandan benimle birlikte yürüdüğünü gördüm. Artık sağ yanıma doğru gözümü kapatmadan bakmaya başladım. Bizim köyden biridir diye düşünerek, “Lüoo! Niye oradan gidiyorsun? Gel yanıma beraber gidelim.” diye bağırdım. Adamdan yanıt gelmeyince daha dikkatli inceledim. Benimle aynı hızda yürüyordu. Ben durup baktım. O da durdu bana bakıyordu. Korkmaya başladım. Yine yürümeye başladım o da aynı tempoda yürümeye başladı. İçimden hocaya da kütüphaneye de başladım saydırmaya. Korktum ve koşmaya başladım. Gözüm yandaki adamda. O da benimle koşmaya başlamaz mı? Düşünüyorum bu olaya bir anlam veremiyordum. Bana zarar vermek istese yanıma gelirdi. O mesafesini koruyarak yandan yürüyordu. Korkunun bir üst basamağına geçince, “ya herro ya merro!, Ne olacaksa olsun” denir ya ben de o aşamaya geçtim. Üzerine doğru yürümeye başladım. Baktım  uzaklaşıyor. Bu iyiye işaretti. “Dur gitme. Sen yanlış yerden gidiyorsun. Bekle beraber gidelim köye arkadaş.” diye bağırdım. Ben üzerine doğru gittikçe uzaklaşması cesaretim artırdı. Emin adımlarla adama doğru yürümeye devam ettim. Yaklaştıkça benimle aynı boyda, kollarını bana doğru açmış, beni kucaklamak istiyormuş gibi gördüm gözüme çarpan karların arasından. Yanına iyice yaklaşınca hızımı yavaşlattım önlem olarak. Yavaş yavaş yaklaştım gözümü ondan ayırmadan. Biraz daha yaklaşıp insana benzemediğini görünce aklıma “cin”, “şeytan” olabileceği geldi. Kalbim küt küt atmaya başladı. O ana kadar insan olacağını düşünmüştüm. Biraz daha korkarak yaklaştığımda şiddetini artıran tipi kolunun birini kırmış, düşürmüş gibi gördüm. Dikkatle baktığımda bana doğru açtığı kolunun biri yok olmuştu. İyice yaklaştığımda; benim boyumda kurumuş kangal üzerine biriken karların kangalı insan şekline getirdiğini gördüm, ferahladım. Bir daha kimseyi korkutmasın diye başladım kangalı tepiklemeye. Ben vurdukça karlar düşüyor, inceliyor bir bir kolunu bacağını kaybediyordu. Sonunda kangalı yere serdim.  Etrafta ne kadar kangaldan adamlar varsa hepsini yere serdim. İntikamım acı oldu(!).Yürümeye devam ettim. Çok açım ve çok yorgunum. Küçük höyük’ün silüetini gördükten sonra köye az kaldığını düşünüp adımlarımı hızlandırdım. Beş dakika sonra kangal adama benzer yüzlerce karaltı görünce mezarlığa geldiğimi anladım. Evimiz mezarlığın yanındaydı, mezardan korkmazdım ama yine de belli olmazdı. Mezar bunun burası; ya bu karaltılar hortlaklarsa? Gecenin bir yarısı yalnız başıma ne yaparım derken dua okumaya başladım. Mezardan tarafa bakmadan Üç gülhü bir Elham’ı okuyup bitirene kadar bizim harmandaydım. Kapıyı vurduğumda rahmetli annem kapıyı açtı. Kardan adama dönmüş evladına: “Vayh! Ahmedim kurban olurum! Çok mu üşüdün? Gel sobanın başına otur.” diyerek beni içeri aldı. Sobanın üzerinde kaynayan kazanın kapağını açtığımda üzerinde salça kırmızısında yazdan kurutulmuş uzun uzun acı biberlerin saplarıyla birlikte yüzdüğü, yarmadan, yeşil mercimekten yapılan  “ bozaş” olduğunu gördüm. Annem fırına atıp ısıttığı ekşili bazlamalarla büyük bir tas sıcak çorbayı sofra tahtasına koydu. Nazım Hikmet, Saman Sarısı şiirinde Abidin Dino’ya:”Bana mutluluğun resmini yapabilir misin?”dizesiyle sorduğu sorunun yanıtı: İşte mutluluğun resmi. Sıcacık bir odada, sofra tahtasındaki ekşili bazlama ile sıcak çorbaydı.

Hakkında Mustafa TEK

Ayrıca bakın

OYUNCAK ÖRDEK

Facebook takipçilerimden bir kadın takipçim, “Feride” adlı yazımı okuduktan sonra Messenger’den bana kendi çocukluğunu ve …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir