Anasayfa / Köşe Yazarları / SARIKAMIŞ’TA BİR NÜFUS SAYIMI

SARIKAMIŞ’TA BİR NÜFUS SAYIMI

Lisede okurken yaşadığım nüfus sayımı anımı yazıp paylaşmıştım. Emekli coğrafya öğretmeni, dostum Necati Çelik bey; yazımı beğenerek okuduğunu, kendisinin de çok ilginç benzer anısı olduğunu söyleyince hemen kendisi ile buluşup anısını dinleyip yazmak istedim. Sakin bir yerde buluştuk. Çaylarımızı yudumlarken hemen sadede geldi. Başladı anlatmaya: Lisede okurken yaşadığım nüfus sayımı anımı yazıp paylaşmıştım. Emekli coğrafya öğretmeni, dostum Necati Çelik bey; yazımı beğenerek okuduğunu, kendisinin de çok ilginç benzer anısı olduğunu söyleyince hemen kendisi ile buluşup anısını dinleyip yazmak istedim. Sakin bir yerde buluştuk. Çaylarımızı yudumlarken hemen sadede geldi. Başladı anlatmaya:“Biz de aynı yıllarda Sarıkamış’ta lisede okurken nüfus sayım memuru olarak görevlendirildik. Bizim memleket dağlıktır. Çok da mahrumdu o yıllarda. Sarıkamış merkezden sınıf arkadaşımla beni uzak bir köye vermişlerdi. Köye giden; sarp dağ yamacındaki patika yola kadar vesaitle geldik. “Siz burada bekleyin. Köyden biri gelip sizi alacak.” dediler. Biz patika yolun başlangıcında beklemeye başladık. Epey bir bekledikten sonra atın birine binmiş, diğerini de terkisine almış biri geldi. “Ula uşaklar sayım memurları siz misiniz yoksa?” derken bakışları ile bizi beğenmediğini sezdirdi. “Hadi binin atlara köye gidelim.” dedi. Ben köyde büyüdüğümden at binmeye alışıktım. Kolayca bindim. Arkadaşım ilçe merkezinde büyüdüğünden ilk kez binecekti. Epey bir tedirginlikten sonra ata bindi. Adam arkadaşımın acemi oluşundan dolayı onun atının ipini tutarak önden çekmeye başladı. Dağın yamacında atın ancak üç ayağının sığacağı genişlikte, yukarıdan düşen bilye, ceviz büyüklüğünde taşlarla temelli tehlikeli hale gelen yoldan tırmanmaya başladık. Atın ayağı bir kaysa aşağıdaki uçuruma düşüp ölmek işten bile değildi. Neyse, korka korka, yüreğimiz ağzımızda akşama köye sağ salim vardık. Altı metrekarelik giriş ile kapısı olmayan bir odadan ibaret eve kapıdaki iri köpeğin saldırılarından sakınarak girdik. Biraz sonra girişteki odaya sofra tahtası koyup, haşlanmış patatesin yağda kavrulmuşu ile birer maşrapa ayran koydular sofraya. İlk lokmayı alınca patatesin tuz kıvırması olduğunu anlayıp ayrandan medet umarken onun da tuzlu olduğunu anladık. Hane halkının hepsi gelip gidip tuz mu atmıştı yemeğe ve ayrana? Gönülsüz yerken ev sahibimiz bizi ha bire yememiz için sıkıştırıyordu. Açız mecbur yiyeceğiz, adamın: “Yiyin ha! Yoksa aç kalırsınız!” ısrarları sonunda tuzlu patatesle tuzlu ayranı midelere indirdik çaresiz de, bakalım sabah nasıl olacak?Zaten çok yorgunuz. Girişteki küçük odaya bir yer yatağı serip yatmamızı söylediler. Adam da karısı ile içerideki kapısız odaya beş çocuğu ile yer yatağı serip yattılar. Gaz lambasına üfleyip evi ay ışığının insafına bıraktılar. Bizi uyku tutmadı. Hemen yanımızdaki kapısız odada yattıklarından konuşamadık da. Biraz sonra adam üzerimizden atlayarak ayakyoluna gitti, yine üzerimizden atlayarak yorganı açıp karısının koynuna girdi. Biz iki saat uyuyamadık. Susuzluk artık dayanılacak gibi değildi. Ben yavaşça: “Dayı! Dayı!” dedim adam uyanıp: “Ne var?” deyince: “Dayı biz susuzluktan ölüyoruz. Allah rızası için bir bardak su yok mu? “dedim yavaşça. “Amaan! Yeğenim ne suyu bu saatte? Şimdi kim kalkıp depodan su getirecek ?” diye sokranarak kalktı: “Siz de benimle gelin.” dedi. Kapıda yatan davar itini azarlayıp, kovalayarak bize yolu açtı. Adamın peşinden elli, yüz metre gittik. Adam sac kapağı gürültüyle kenara iterek; orada hazır olan saplı tası kolunu iyice içeri sokarak birinci suyu bana, ikinciyi arkadaşıma, üçüncüyü de kendine ikram etti. Biz birer su daha istedik. Memnuniyetsiz bir yüz ifadesiyle birer tas daha su verdi, içtik. Adamın peşinden köpeğin tacizlerinden sakınarak eve kendimizi zor attık.Bir ara ikimiz de uyumuşuz. İlk ben dolu mesanemin uyarıları ile uyandım. Yattığım yerden nereye, nasıl yapacağımı düşündüm.  Dışarı çıkamazdım. Köpek vardı. İçeride zaten olmazdı. Elimi sağa sola sürerken alaca karanlıkta bir tas buldum. Baktım ilerde bir saksı içinde çiçek vardı. Tasa yapıp saksının dibine döktüm. Ardından arkadaşım uyandı. O da aynı eylemi yanındaki tas ile yaptı. Ardından yatıp uyuduk. Sabah adamın yine üzerimizden geçişi ile uyandık. Ben ilkten saksıya baktım. Saksının etrafını oğul vermiş arı kalabalığında sinekler sarmıştı. Evdeki bütün sinekler saksıdaki; bizim bildiğimiz, ev sahibin bilmediği besinler için gelmişler, evi sinekten arındırmışlardı. Yataklar yüklüğe konacak ki yer sofrası kurulup kahvaltı edilsin. Yere, akşamki sabıkalı sofra tahtası bizim yattığımız yatakların yerine kondu. Üzerine ekmekle yağda pişmiş yumurta konuldu. Kadın içerden salınarak gelirken bize birer tas sıcak süt getiriyordu. O taslar bizim akşam kullandığımız taslardı! Evde içecek bir damla su olmadığından haberimiz vardı ve o tasların yıkanmadan üzerine süt doldurularak getirildiğinden emindik.  Ne yapacaktık? Söyleyemezdik. Zaten söylemedik de. Ev sahibimiz çok hürmetli bir adamdı ve bizim sütü içmediğimizi görünce ısrarla içmemizi istiyordu. Adamı mı kıracaktık? Tabi ki o sütleri afiyetle içtik çaresiz. Enfes(!) kahvaltımızın ardından devletin bize verdiği evrakları kolumuzun arasına sıkıştırıp kendimizi akşamdan beri kabus yaşadığımız evden dışarı attık. Ben akşamki su içtiğimiz depoyu görmek istedim.  Arkadaşımla gidip sac kapağı gürültüyle kenara çektim. İçine baktım ki; içinde onlarca kurbağa gürültüden, içeri birden giren ışıktan ürkerek tedirgin olup sağa sola kaçışırken, onlardan ürken bin bir çeşit böcek de huzursuz olup, etrafı sarmış yosunların arasına kaçışıyorlardı. Yosunlar da bu huzursuz ortama uyum sağlamışlar, sağa sola salınıyorlardı. Yeşil renkli suyun içine kül atılmış gibiydi. Hemen kapağı kapatıp oradan hızla uzaklaşarak aynı hızla köyü saymaya başladık. İkindi vaktinde tüm köyü saymış, doldurmamızı istedikleri defterin sayfalarını yazıyla doldurmuştuk. Aynı atlarla, aynı korku dolu serüvenli yolculuğu yaparak tehlikeli patikanın bitiminde muhtardan ayrıldık.”Dostum Necati anısını anlatırken ben kendimi tutamayıp kahkaha ile gülmeme engel olamıyordum. Okey taşlarının şıkırtıları eşlik ediyordu ağzımı elimle kapata kapata attığım kahkahalarıma. “Bu adam deli mi ne? Bu kadar gülecek ne anlatıyor karşısındaki beyaz saçlı adam? “der gibi bakmalarına aldırmadan gülmeye devam ediyordum. İnsan çocukluğundan beri böyle olaylar yaşar da; kalender, olgun bir insan olmaz mı? Necati bey’in güzel Türkçesi ile anlatımını duysanız iki kat fazla zevk alırdınız anlattıklarından. Kendisi ile anlaştık. O bana anılarını anlatacak ben de yazacağım.

Hakkında Mustafa TEK

Ayrıca bakın

RÜZGÂR AİLESİ

Yıl 1970. İlkokulu bitirdiğim yılın yaz tatilinde köyümüze geldim. Babam başka bir köyde memurdu. Köyde …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.